<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Malatyaya Bakış &#187; Ferit KOTAN</title>
	<atom:link href="http://www.malatyayabakis.com/author/feritkotan/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.malatyayabakis.com</link>
	<description>Bir başka WordPress sitesi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Feb 2023 07:26:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
		<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
		<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.9.1</generator>
	<item>
		<title>SEVDAMIZ SILAMIZDIR</title>
		<link>http://www.malatyayabakis.com/sevdamiz-silamizdir.html</link>
		<comments>http://www.malatyayabakis.com/sevdamiz-silamizdir.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 07:54:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ferit KOTAN]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.malatyayabakis.com/?p=43479</guid>
		<description><![CDATA[Başlıktaki sözlükler Arapgirliler den oluşan bir WhatsApp grubunun adıdır. Buram buram Arapgir kokan iletilerinin yarıştığı bir grup. Hasret ve özlemlerin burukluğunu ifade eden yazılar, şiirler. Uzakları yakın eden bir sanal ortamın yarattığı, duyguları doruk noktasına çıkaran iletiler; selamlaşmalar, sevgiler ve saygılarla süslenen tümceler. Birçok şey yaşanıyor ve paylaşılıyor bu grupta. Ocak ayının karlı günlerini birlikte [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Başlıktaki sözlükler Arapgirliler den oluşan bir WhatsApp grubunun adıdır. Buram buram Arapgir kokan iletilerinin yarıştığı bir grup. Hasret ve özlemlerin burukluğunu ifade eden yazılar, şiirler. Uzakları yakın eden bir sanal ortamın yarattığı, duyguları doruk noktasına çıkaran iletiler; selamlaşmalar, sevgiler ve saygılarla süslenen tümceler. Birçok şey yaşanıyor ve paylaşılıyor bu grupta.</p>
<p>Ocak ayının karlı günlerini birlikte yaşadık birçok hemşerilerimizle. Arapgir’den gönderilen iletilerde, ağaçlar üzerinden sarkan donmuş karların, gelinlikler defilesini andırıyordu. Beyaza bürünmüş doğayı, gelinliği ile mutluluktan uçan genç kızlar gibi sevinçten oh çekiyoruz. Dillerden düşmeyen sözcük ve tümceler Bu sene Arapgir’imiz de kuraklık olmayacak. Son yıllarda kuruyan bağ ve bahçelere gelecek canlılığı düşledik hep birlikte.</p>
<p>2018 yılının son aylarında telefonum çaldı, arayan rehberimde kayıtlı olmadığı için duraksadım kim diye. Telefondaki ses, &#8220;Ağabey ben emekli öğretmen Teoman Önen. Siz beni tanımazsınız ama ben sizi yazılarınızdan tanıyorum. Yüksel Önen’in akrabasıyım&#8221; dedi. Merhaba dedikten sonra, Önenleri severim, Yüksel de Yücel de çok değerli arkadaşlarımdır dedim. Salihli’de yaşadığını, çeşitli sosyal etkinliklere katılan, edebiyatla ilgilenen, yazdığı şiirlerin çeşitli gazete ve dergilerde yayınlandığını anlatarak kendisini tanıttı. Konu edebiyat olunca, sohbet daha da koyulaştı. Yazarak üretenleri sevdiğimi söyleyerek, aradığı için teşekkür ettim.</p>
<p>Amacını açıkladı. WhatsApp grubu oluşturarak, Arapgirliler arasında bir dayanışmayı, dostluğu oluşturmak ve bazı sosyal etkinliklerde bulunmak istediğini, bu konudaki düşüncelerimi sordu. Anlattıklarını dinlediğimde, duygularının dorukta ve coşkulu olduğunu gördüm. Bazı konuların gerçekleşmesinin güçlüklerini ve kırk yıllık dernek faaliyetlerinde bulunan bir kişi olarak deneyimlerimi anlattım.</p>
<p>Kurulan WhatsApp grubu kısa sürede büyüdü katılım yüzlere yaklaştı. İlk sosyal etkinlikte gerçekleştirildi. Yaşlı ve sakat olan bir hemşerimize tekerlekli sandalye alınarak hediye edildi. Bu duygular çok hoştu. Çağımızda unutulan insanlığın kırıntıları diyebiliriz.</p>
<p>Grup çok renkli. Her türlü düşünce ve görüşler, yazılarla fotoğraflarla paylaşılıyor. Sevdiğini okur, zevk aldığını seyredersin; insanlığın en büyük erdemliği olan hoşgörü grubun rehberi olmuş gibi. Hele ki yöresel müziklerle ilgili iletiler dinledikçe; kâh Gölbaşı’nda, kâh Sarıçiçek Yaylası’nda, kâh Kozluk çayında, Kayaarası’ndaki kanyonda dolaşıyor gibi oluyorsun.</p>
<p>Bu duyguları yaşamak ve yaşatmak çok hoş, tüm hemşerilerime teşekkür ederim.</p>
<p>Sözcükler ve tümceler bilgisayarımın tuşlarından ekrana yansırken, zihnimi kemiren sözcükleri yazmamak için direndim durdum ama gerçekleştiremedim. İlk tümcem “Keşke haklı çıkmasaydım.”</p>
<p>Yıllar önce dile getirmiştim. Pazara sunacak, katma değer üretecek malları üretemediğimiz sürece, Arapgir’imizin kötü kaderini değiştirebilmenin mümkün olamayacağı gerçeği idi. Yazılarımın çıkış noktası, büyük ozan Fehmi Gür’ün bir şiirindeki iki dizedir.</p>
<p><strong><em>Ağası paşası var ise</em></strong></p>
<p><strong><em>Neden viraneye döndü Arapgir.</em></strong></p>
<p>Sorunun çözümü çok açık. Arapgir’in coğrafi yapısı dikkate alındığında, bağ ve bahçe tarımının bilinçli yapılarak pazar için mal üretilmesidir. Arapgir’in demografik yapısı ve sermaye birikiminin niteliği, kalkınmayı gerçekleştirecek ekonomik faaliyetler için yeterli değildir. Acil sorun, sermaye birikimini gerçekleştirecek organizasyonları gerçekleştirebilmektir. Bu organizasyonların gerçekleşmesi için de fedakârlık ister. Ülkemizde uygulanan rant ekonomisinin ahlaki dışında, sosyal değerlere ihtiyaç vardır. Bu konuları yıllarca yazarak anlatarak duyarlılığımı ortaya koymaya çalıştım, bir şeyler yapılabilir mi diye.</p>
<p>Duyarlılığımın nedeni , bahçelerinde büyüdüğüm Arapgir denilen koca çınarın, için için kuruyarak güç kaybetmesidir. Şimdi dalları da kurudu. Köyleri boşaldı, mahaller boşaldı.</p>
<p>Bir bölgedeki ekonomik etkinlikler, bölge nüfusunun beklentilerini karşılayamıyor ise, göçü önlemenin mümkün olamayacağı gerçeği ortadadır. Daha öncede yazdığım gibi, okul yapma, cami yapma, bina yapma şeklindeki yatırımların katma değer üretme nitelikleri olmadığı için, yöresel kalkınmaya etkilerinin çok az olduğu gerçeğidir.</p>
<p>Arapgir Postası’nda, bazı okulların kapatıldığı haberlerini okuyunca hüzünleniyorum. Nüfus yoğunluğu sistemi çalıştıramıyor ise, yavaş yavaş çöküntünün başladığının işaretidir. Bu konuları yazdığımda şu türküyü hep anımsamışımdır.</p>
<p><strong><em>Neyleyim sarayı, neyleyim köşkü</em></strong></p>
<p><strong><em>İçinde salınıp gezen yar olmayınca.</em></strong></p>
<p>Korkum çok fazla. Türk Eğitim sisteminin bilimin öngörüleri ışığında değerlendirmeler yapılarak eğitim sistemine yönelik kararlar alındığında, çanların o zaman çalındığı görülecektir. Çünkü mevcut sistemde nitelikli eğitimden söz açmak ve uygulamak felsefi anlamda mümkün değildir. Eğitim sisteminde, sosyalleşme süreci ile taban tabana zıt bir yaklaşım söz konusudur.</p>
<p>Bireyin gelişmesinde görmüş olduğu eğitim kadar, çevrenin sosyo &#8211; ekonomik ve kültürel yapısının da önemli olduğu gerçeği ortadadır. Nitelikli ve evrensel değerlerle örtüşebilen bir eğitim sisteminin kurulması ve organizasyonlarının gerçekleştirilmesi zorunluluk arz etmektedir. Ülkemizdeki üniversitelerin örgütlenme şekli, siyasi amaçlarla eğitimin bir meta aracı oluşmasına neden olmuştur. Böyle bir anlayıştan, kaliteli eğitim beklemenin anlamı yoktur. Uluslararası değerlendirmelerde yerimizin ne olduğu görülmektedir.</p>
<p>Bazı yazılarımda açıkladığım gibi, büyük kentlere yakın üniversite kentlerinin kurulması kaçınılmazdır. Üniversite kentlerinde gençlerin tiyatro, sinema, bale, opera ve diğer benzer sanat etkinliklerine katılabilmeleri, her türlü sportif faaliyetleri gerçekleştirebilecekleri tesislerin yapılması, gençlerin sosyal kişiliklerinin gelişmesinde önemli rol oynayacaktır. Konferans, açık oturum, sempozyum gibi eğitsel faaliyetlere katılmaları farklı görüş açılarının gelişmesine ve öğrendiklerini sorgulama bilincinin gelişmelerine neden olacaktır. Ayrıca yakın olan kentle ilişki içinde bulunarak kent kültürü ile yoğrulması, üniversite gençliğinin sosyalleşmesi açısından çok önemlidir.</p>
<p>Örgütlenmelerde bölgelerin sosyo &#8211; ekonomik ve kültürel yapıları önem arz edecektir. Nüfus yoğunluğu ve sosyal yaşam ortamları, örgütlenme stratejisini belirlemede önemli bir faktör olarak değerlendirilebilir. Fakültelerin açılabilmesi için koyulan nüfus kriterlerinin benzerinin yüksek okullar içinde getirilmesi söz konusu olabilir. Yıllardır çeşitli toplantılarda dile getirdiğim bu gerçek, bazı televizyonlarda tartışılmaya başlanılmış, yörelerin ekonomik faaliyetleri için eğitimin meta haline getirildiği gerçeği vurgulanmaya başlanılmıştır. Gençlerimizi kapalı toplumun değerlerine mahkum eden bir yaklaşımdan vazgeçilmesi çağın gerekleridir.</p>
<p>Korkumun nedeni bunlardır. Bırakalım yeni düzenlemeleri, her yıl azalan nüfus ile Arapgir’imizin var olan kazanımlarını kaybetme tehlikesi her an için karşımıza çıkabilir. Geçmişte var olan sosyo &#8211; kültürel dokuyu da kaybettiğimiz gerçeği ortadadır. <strong>“Nerede o eski Arapgir”</strong> değerlendirmeleri boş yere söylenen tümceler değildir. Sosyo &#8211; ekonomik nedenlerden dolayı yüksek okulun kapatılması söz konusu olduğunda, asıl çanlar o zaman çalmaya başlayacaktır.</p>
<p>Kozluk çayım, Göldağı’m demekle bu işlerin olmadığını hemşerilerime anımsatmak isterim. Mahalli önderliğe soyunanlara çok büyük görevler düşmektedir. Önemli projelerin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Sözüm Arapgir’i düşünenlere.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.malatyayabakis.com/sevdamiz-silamizdir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BEŞ BELDE</title>
		<link>http://www.malatyayabakis.com/bes-belde.html</link>
		<comments>http://www.malatyayabakis.com/bes-belde.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 07:53:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ferit KOTAN]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.malatyayabakis.com/?p=43477</guid>
		<description><![CDATA[Yaşı üç çeyreği geçmiş olan bizim kuşak, başlığı okuyunca hangi konu üzerinde duracağımı tahmin etmişlerdir bile. Arapgir&#8217;in kültürü ile ilgilenen tüm hemşehrilerimin bilgi dağarcığında &#8220;Beş Belde&#8221; ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Amacım, bu konuda genç kuşaklara bilgi aktarmak ve gerçekleşen bir faaliyeti kültürel açıdan yorumlamaktır. 13 Ocak 2019 tarihinde Ankara Arapgir Kalkındırma Derneği önemli bir etkinliğe [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Yaşı üç çeyreği geçmiş olan bizim kuşak, başlığı okuyunca hangi konu üzerinde duracağımı tahmin etmişlerdir bile. Arapgir&#8217;in kültürü ile ilgilenen tüm hemşehrilerimin bilgi dağarcığında <strong>&#8220;Beş Belde&#8221;</strong> ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Amacım, bu konuda genç kuşaklara bilgi aktarmak ve gerçekleşen bir faaliyeti kültürel açıdan yorumlamaktır.</p>
<p>13 Ocak 2019 tarihinde Ankara Arapgir Kalkındırma Derneği önemli bir etkinliğe imza attı. Dernek binasında kütüphane açarak, Arapgir ve ülke kültürüne katkıda bulunacak kitapların okuyucuya sunulması ortamını yaratmışlardır.</p>
<p>Rahatsızlığım nedeni ile katılamadım. Daha doğrusu kış aylarında enfeksiyona yakalanma riskinden korktuğum için, kalabalık ortamlara girmemeye çalışıyorum. İnternetten görüntüleri izlerken duygulandım. Katılmış olsaydım ortamına göre, neler söyleyebilirim diye bilgi dağarcığımı yokladım. Aklıma gelen ilk tümce &#8220;ARAPGİRLİLER DEDELERİNİN İZİNDEN AYDINLIĞA YÜRÜYORLAR&#8221; oldu.</p>
<p><strong>&#8220;Beş belde&#8221;</strong> sözünü olumlu ve olumsuz olarak yorumlayarak övünen veya yeren dostlar ve tanıdıklar çoktur. Bilindiği gibi bu söz Sadrazam Koca Mehmet Ragıp Paşa’ya aittir. Ragıp Paşa Arapgirlidir. 1698 yılında doğmuş, Osmanlı devletinde önemli görevler üstlenen bir aydındır. Edebiyatçı ve önemli bir şair, kütüphanecilik, mütercimlik (Çeviri) kimlikleri onu diğer sadrazamlardan ayıran en önemli özelliğidir. Bir mizah ustası olduğunu da söyleyebiliriz. Aynı zamanda iyi bir yöneticidir. Birçok görevden sonra, Mısır, Halep Şam valiliklerinde de bulunmuş ve 1757 yılında Padişah üçüncü Osman zamanında sadrazam olmuştur. Sadrazamlığı padişah üçüncü Mustafa zamanında da devam etmiştir. Kültürlü ve başarılı bir yönetici olması, onun saraya damat olmasına neden olmuştur. Padişah üçüncü Mustafa’nın kız kardeşi Saliha Sultan ile evlenmiştir.</p>
<p>Koca Mehmet Ragıp Paşa’nın sadrazam olmasını çekemeyenler, &#8220;Allah’ın Arapgirlisi saraya damat oldu ve sadrazamlığa yükseldi&#8221; diye dedikodu yapmışlardır. Nüktedanlığı ile ünlü olduğundan, bu dedikodulara yanıt verebilmek için ortam beklemiştir.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nda onun sadrazamlığı döneminde yapılan kültürel etkinliklerin başında o güne kadar yapılmamış bir envanter çıkarılmıştır. Medrese, medreselerde okuyan öğrenci sayısı, cami, kütüphane ve kütüphanelerde bulunan kitap sayısı envanterinin çıkarılması sağlanmıştır. Yapılan araştırmaların sonucunu değerlendirmek için toplanıldığında; Arapgir, Divriği, Eğin, Darende ve Gürün’deki medrese ve kitap sayılarının emsal ilçelerin önünde ve nüfusu daha kalabalık yerleşim yerlerinden de fazla olduğu ortaya çıkmıştır. Koca Mehmet Rağıp Paşa yapılan dedikoduları bildiği için; <strong>“Arapgir&#8217;den, Eğin&#8217;den, Divriği&#8217;den, Darende’den, Gürün&#8217;den… Olamazsınız bu beş beldenin birinden”</strong>diyerek toplantıda bulunanlara, dedikodularınızı biliyorum, bu da benim yanıtım demek istemiştir.</p>
<p>İstanbul’un imarına ve şehirciliğe önem veren sadrazam Koca Mehmet Ragıp Paşa, bir çok yenilikleri gerçekleştirmiştir. Küçük yaştan beri biriktirdiği kitaplarını Laleli’de kendi adına yaptırdığı kütüphanede halkın hizmetine sunmuştur. Kütüphane, bugün de hizmette açıktır.</p>
<p>Başarılarından dolayı Siyasetçe Vezir-i Hakim, Edebiyatça Dahi Şair-i Hakim unvanları verilmiştir. 8 Kasım 1763 yılında vefat etmiştir. (Daha detaylı bilgiler çeşitli kaynaklarda bulunmaktadır.)</p>
<p>* * *</p>
<p>Bir başka önemli tarihi kişilik ise Abdullah Cevdet Karlıdağ’dır. 1869 yılında Arapgir’de doğan Abdullah Cevdet Karlıdağ, İlkokulu Arapgir’de okumuş, Kuleli Askeri okul ve Askeri Tıbbiye’den yüzbaşı ve göz hastalıkları asistanı olarak mezun olmuştur. Osmanlı ve Türk Devleti’nin önemli aydınlarından biridir. Osmanlının içinde bulunduğu durumdan rahatsızlık duyarak bazı örgütlenmelerin içinde bulunduğundan sürgüne gönderilmiştir. Fransa’da çıkardığı &#8220;Osmanlı Gazetesi&#8221;inde yazdığı yazılar ile ülkenin aydınlanması ve Batıda hızla gelişen yeniliklerin Osmanlı Devleti’nde de gerçekleştirilmesi gerekliliği üzerinde duran bir aydındır. Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği harf devriminin öncülerindendir. Latin harfine geçiş düşüncesini yıllar önce çıkardığı gazetesinde gündeme getiren, daha sonra Halide Edip Adıvar’ın yazılarıyla anlam kazanan harf devrimi, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ile hayata geçirilmiştir.</p>
<p>Abdullah Cevdet Karlıdağ&#8217;ın şairliği yanında felsefe ve edebiyat alanında önemli eserlere imza atmış olması, Türk Devleti’nin önemli bir düşünürü olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. İstanbul’a döndükten sonra da gazete ve dergi çıkarmaya devam etmiştir. Atatürk&#8217;ün vermiş olduğu görev üzerine Fransızcadan felsefe edebiyat alanında birçok eserin çevrisini yapmıştır. Demokrat ve ilerici bir aydın olmasını çekemeyenler çeşitli karalamalar yapmışlardır. Bu zihniyettekiler, büyük şair Nazım Hikmet’e de aynı muameleyi yaparak zindanlara atılmasına sebep olmuşlardır. Yapılan karalamalar nedeniyle böylesi bir aydın yönetimden uzak tutulmaya çalışılmıştır. 1932 yılında vefat eden Abdullah Cevdet Karlıdağ’ın Türk kültürüne yaptığı katkılar unutulmayarak 80 yıl önce Çankaya’da Atakule’ye yakın bir sokağa adı verilmiştir. Bazı çevreler, ilerici bu aydını hiç bir belge olmaksızın uydurulan sözlerle hep karalamaya çalışmışlardır. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları bu dedikodulara inanmadığı için hep yanlarında tutmuşlar ve Çankaya sırtlarında adını yaşatmışlardır.</p>
<p>Karalama yaptıkları konularla ilgili herhangi bir belge bulunmamaktadır. Tarihçilerden birçoğu asılsız olduğunu vurgulamaktadırlar. Fransız İhtilali’nin Avrupa toplumlarında yarattığı çağdaş gelişmelerin toplumları nasıl etkilediğini inceleyen yazıların yanında, Avrupa’da sanayi ve tarımsal alandaki gelişmeleri de incelemiştir. Osmanlının bu konulardan çok uzak olduğunu, halkın miskin miskin dolaştığını değerlendiren yazılar yazmıştır. Padişahların devşirme olarak saraya alınan cariyelerle evlenmelerini örnek alarak, “Avrupa’dan hep gelin alıyoruz, iş güveyi olarak damat da almalıyız. O zaman belki Anadolu&#8217;nun boz kırlarını yeşillere büründürecek nesiller yetiştirebiliriz” anlamına gelen ifadeler kullandığı söylenmektedir. Bu konuşmaları hangi ortamda yaptığı konusunda kanıtlar yoktur. Ancak söz konusu çevreler Türk soyuna hakaret diye yaygara yapmışlardır.</p>
<p>Sohbet sırasında böyle bir söz söylenmiş olsa bile mizahtan öte ne anlamı olabilir? Kaldı ki, insanın kişiliğini oluşturan en büyük etkenin çevre ve eğitim olduğu biline biline gerçekleşmesinin milyonda bir bile olmayan, latifeden başka bir anlam ifade etmeyen söz için, linç uygulanması hayret edilecek durumdur.</p>
<p>Padişahlar için anası şu, dedesi şu diye konuşmuyor muyuz? Saltanat için kardeş öldüren, kan ile beslenen bir yönetim anlayışını tartışmıyor muyuz? Sayı Aziz Nesin’in “Bu milletin yüzde altmışı aptal” sözüne de aynı tepki verilmişti. Şimdi binlerce kişi daha az söylemiş diye hak vererek, yazılar yazılıp çizilmiyor mu? Bu gibi söylemler, bir toplumun tembelliğine, yaratıcı olmamasına yönelik latifelerdir.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk için neler söylendi. Selanik Yahudisi denildi.. Refik Halit Karay ve Hüseyin Cahit Yalçın deli diyerek yazılar yazdılar. Cepheden cepheye koşarak kurduğu meclise girmesini engellemek için kanun teklifi bile yapıldı. Milletvekili seçilebilmek için bir bölgede beş yıl oturması koşulunu getiren kanunun mecliste yasalaşsa idi, Mustafa Kemal Atatürk meclis dışında kalacaktı. Bugün de çeşitli değerlendirmeleri yapanlar yok mu?</p>
<p>Osmanlı Devleti zamanında yönetimin tutumuna karşı yapılan bir eleştiriye bu çağda gülünüp geçilmesi gereken bir durumdur. Benzer betimlemeleri sohbet sırasında bizler yapmıyor muyuz? Seksen yıl boyunca Ankara’yı yöneten belediye başkanları ve meclis üyelerinin hiç mi aklına gelmedi de bunların aklına gelmiştir.</p>
<p>Ankara Büyükşehir Belediyesi 13.02.2016 tarihli kararı ile sokağa 2015 yılında Nobel Ödülü alan Prof. Dr. Aziz Sancar&#8217;ın adını vermiştir.</p>
<p>Malatyalıların umursamazlığı karşısında, Ankaralı aydın bir avukat olan Sedat Vural, olayı Danıştay mahkemesine götürmüştür. Bu durum karşısında hasta yatağımda &#8220;MALATYALILAR HUUUUU&#8221; başlıklı yazım Arapgir Postası Gazetesinde ve Malatyaya Bakış Gazetesinde yayınlandı.</p>
<p>Kimseyi kınamıyorum, örgütsel yapı anlayışımız bu. &#8220;LAY LAY LOM… LAGA LUGA LAGA…”Umursamazlık ve duyarsızlık had safhada. Yazılarımda ve konuşmalarımda sık sık bir gerçeği vurgulamaya çalışırım. Dernek ve sosyal faaliyetlerle ilgilenen arkadaşların, yörelerinin kültürü konusunda biraz da olsa bilgi sahibi olmaları gerekmektedir.</p>
<p>* * *</p>
<p>Arapgir Kalkındırma Derneği’nin kütüphane açma hareketi önemli bir duyarlılığı simgelemektedir. Gazete ve kitap okunmaya ilginin çok azaldığı bir dönemde, atılmış olan bir adımı, atalarından gelen genetiğin dışa vurulması olarak görüyorum. Cephede bile kitap okuyan Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün çocukları olduğumuzu ortaya koyuyoruz diyorum. Daha doğrusu ben böyle algılıyor ve değerlendiriyorum.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk İstanbul’dan Ankara’ya her dönüşünde bavullar dolusu kitaplarla dönermiş. Bir gün bavullar yetmeyince, cepheden sandıkları getirterek ”Bu sandıklar çok mühimdir. Onlarla cephane taşımıştık. Şimdi o savaş bitti, kültür savaşımız başladı. Bu yeni savaşımızın cephanesi kitaptır” demiştir.</p>
<p>Türk Devleti’nin her evresinde bürokraside görev alan hemşehrilerimizin başarısını, tarihten gelen aydınlanma hamuruyla yoğrulmuş olduğunun işareti olarak değerlendiriyorum. Mülkiye mezunları boş yerine biz &#8220;ARAPGİRLİYİZ&#8221; demiyorlar, gerçek ve önemli bir kültürün yapısını ortaya koyuyorlar.</p>
<p>Açılışa katılabilse idim bunları konuşabileceğimi düşündüm ve bu düşüncelerimi sizlerle paylaştım.</p>
<p>KÜLTÜR HAREKETLERİ, KÜLTÜREL BİLGİLERLE YOĞRULDUĞUNDA ANLAM KAZANIR.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.malatyayabakis.com/bes-belde.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A.Ü. EĞİTİM BİLİMLERİ FAKÜLTESİ 53 YAŞINDA</title>
		<link>http://www.malatyayabakis.com/a-u-egitim-bilimleri-fakultesi-53-yasinda.html</link>
		<comments>http://www.malatyayabakis.com/a-u-egitim-bilimleri-fakultesi-53-yasinda.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Mar 2018 06:56:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ferit KOTAN]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.malatyayabakis.com/?p=39511</guid>
		<description><![CDATA[İlk öğrencileriydik bizler. 53 yıl sonra anımsanarak çağrıldık 6 Mart 2018 tarihindeki kutlama programına. Oysa akademisyen arkadaşlarımız, birlikte yaşlandığımız hocalarımızdan birçoğu Dekan, Dekan yardımcısı olarak görev yapmışlardı yıllarca. Anımsamamışlardı hiç biri ilk yılın emekçilerini. Gönülde koymadık nedense. İşleri düştüklerinde öğrencileri toplayarak geliyorlardı çalıştığımız kurumlara. Bu kez çağırılınca arkadaşlarda bir coşku, duygu selini hissettim. O zaman [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>İlk öğrencileriydik bizler. 53 yıl sonra anımsanarak çağrıldık 6 Mart 2018 tarihindeki kutlama programına. Oysa akademisyen arkadaşlarımız, birlikte yaşlandığımız hocalarımızdan birçoğu Dekan, Dekan yardımcısı olarak görev yapmışlardı yıllarca. Anımsamamışlardı hiç biri ilk yılın emekçilerini. Gönülde koymadık nedense. İşleri düştüklerinde öğrencileri toplayarak geliyorlardı çalıştığımız kurumlara. Bu kez çağırılınca arkadaşlarda bir coşku, duygu selini hissettim. O zaman yaşlanmışız diye noktayı koydum; her ne kadar 70 yaşın delikanlıları olsak da.</p>
<p>Coşku ve hüzün birlikte yaşandı o gün. Aramızdan ayrılan arkadaşların fotoğrafları perdeye yansıyınca, gözyaşlarımızın yanaklarımızdan akmaması için ne kadar direnildiğini kendimden biliyorum. Işıklar içinde yatsınlar, tümcesinin ötesinde bir tümce kurmak zordu bizler için. Bu güzel anıları çocuğumuz yaşında olan sayın Prof. Dr. Fatma Bıkmaz yaşatmıştı bizlere. Kız çocukları deha vefalı olur derler ya. Öyle oldu galiba.</p>
<p>Kabul görme savaşı 1965 yılında başlamıştı, ilk öğrenciler olarak.Uzmanlık sözcüğüne yabancıydı toplumumuz. Beklide ilk kez duyuluyordu. 1945 yılında Maliye Bakanlığı bünyesinde Hesap Uzmanlığı kadrosu oluşturulmuştu ama yurt genelinde yaygın olmadığı için bilinmiyordu bile.</p>
<p>İlk mezunların, Milli Eğitim Müdürlüklerine uzman olarak atanmaları olay olmuştu o günün koşullarında. Atananların en önemli motivasyonu, farklılık yaratarak kabul görmek ve etkili olmaktı. Geleneksel toplumlarda farkındalık yaratabilmenin kolay uğraş olmadığının bilincine idiler.</p>
<p>Farklı kurum ve kuruluşlarda görev alan arkadaşlarımızda, aynı duygularla savaştılar. Başarılı olmak, fakültenin adını duyurmak ana hedefti.</p>
<p>Geriye dönüp bakıldığında, tüm engellemelere karşın meyve vermiş olduğumuzu görmekten mutlu olduğumu söyleyebilirim. Yozlaşarak gelişen bir eğitim sisteminin figüranı olmadığımızı, kuruluş töreninde edindiğim izlenimlerle sevindim.</p>
<p>Fakülte Dekanı Sayın Prof. Dr. Fatma Bıkmaz’ın Eğitim Bilimleri Fakültesi’nin kuruluş ve bugüne dek yapılan faaliyetlerle ilgili bilgi sunuşu doyurucu idi. Çağdaş Eğitim Biliminin öngörüleri ışığında olayların analiz edilerek ortaya konulması, bana daha değişik bir haz verdiğini söylememi dostlarım yadırgamaz her halde.</p>
<p>Ankara Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Erkan İbiş’ın eğitimin evrensel değeri konusunda yaptığı kısa konuşmadan sonra, konuk konuşmacı Sayın İlber Ortaylı, Türkiye’de Eğitimin Yakın Tarihi konusunda sunum yaptı. Sayın Ortaylı, Hürriyet Gazetesi’nde yazdığı yazılardan bir demet oluşturarak bazı bilgileri aktardı. Yakın tarihten çarpıcı örnekler vererek, konuşmasını anlamlandırmaya çalıştı. Eğitime sistematik bir bakışı yakalayamadım.</p>
<p>Her İlde üniversite kurulmasının eğitimin kalitesini düşürdüğünü söyleyerek önemli bir konuyu değindi. Üniversitelere yörenin iktisadi açıdan kalkınması olarak bakıldığını ve ticarileştirildiği üzerinde durdu. Öğrencilerin sosyal ve kültürel gelişmesinde kent kültürünün rolü üzerinde biraz durulsa idi, daha sağlıklı bir yaklaşım kurulmuş olacaktı. Oysa canlı örneğini yarım saat önce yaşamıştık. Ankara Devlet Konservatuar Öğretim Üyelerinin sunduğu dinletiyi, imrenerek dinlemiş ve coşku ile alkışlanmıştık. Bunları tartışmak, salonu dolduran merdivenler üzerine oturarak izleyen genç fakülte öğrencileri için, önemli konular olduğunu düşünenlerdenim.</p>
<p>Köy Enstitüleri konusunda kurduğu tümce talihsiz bir açıklama idi. Sayın Kemal Tahir’in “Bozkırda Bir Çekirdek” romanı gibi. Çok yadırgadım kurduğu tümceyi. Mikrofondan uzak konuştuğu için ses net duyulmuyordu. Duyduğum kadarı ile tümce, Köy Enstitüleri değil de, Eğitim Enstitülerin kapatılması yanlış oldu.</p>
<p>İlber Ortaylı hoca tarihçi olduğu için ülkenin eğitim sistemini oluşturan değerler konusunda yeterli bilgileri aktarmasını beklemek bilimin gerçekleri ile bağdaşmayacağını bilenlerdenim. Konunun genç nesillere iyi analiz edilerek aktarılması kaçınılmaz bir gerçektir. Açık oturum veya panel olsa idi, bu konunun enine boyuna tartışılmasının yararlılığı üzerinde mutlaka tartışma açılmasını talep ederdim.</p>
<p>Atatürk devrimlerini savunan ve çeşitli kitap ve yayınları bulunan değerli bir akademisyenimizin ağzından “Köy Enstitüleri değil de, Eğitim Enstitülerinin kapatılması yanlış oldu” tümcesini duyar duymaz, Sayın Prof. Dr. Cevat Geray hocamı anımsadım. 1970 yılında Yüksek Lisans programında Köy sosyolojisi dersinde, ne güzel tartışmıştık Köy Enstitülerinin eğitim ve toplumsal boyutlarını. Sayın Prof. Dr.Cevat Geray, Sayın Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın da hocası idi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde.</p>
<p>Ekonomisi ilkel tarıma dayanan bir toplumdan devlet yaratmışlardı Mustafa Kemal ve arkadaşları. Hedef batı medeniyetler seviyesine yükselmek olduğu için çeşitli projeler tartışılıyordu. 1923’de düzenlenen İzmir İktisat Kongresi’ndeki tartışmalar, bizleri aydınlatan en önemli kaynaklardan biridir.</p>
<p>Saltanatın kaldırılması, Laik Hukuk Devleti ilkesi, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, Harf devrimi gibi devrimler, ümmet devletinden ulus devletine geçişin başlangıçları idi. Mustafa Kemal Atatürk, öğretmenlere asıl zafer sizlerin kazanacağı zafer olacağını söyleyerek aydınlanma projesinin hedeflerini göstermiştir.</p>
<p>Köy Enstitüleri olayına herhangi bir okul projesi olarak bakılmasının yanlış olacağını savunanlardanım. Milliyet blogta yayınlanan “Kemalist Felsefede Harf Devriminin Önemi başlıklı yazımda belirttiğim gibi, sosyolojik açıdan kapalı toplum özelliği taşıyan köylerde, tarikat ve zaviyelerin oluşturduğu yoz kültürün etki sinin kaldırılmasının zorunluluğu vardı. Başlatılan eğitim seferberliği ile öğretmen odaklı bir aydınlanma projesi uygulamaya konulmuştur. Örgün eğitim ile halk eğitimini birlikte organize eden bir toplum kalkınması projesi üzerinde düşünülmeyecekte, neyi tartışacağız? Eğitim toplumun alt yapısını oluşturan ekonominin itici gücüdür. Artı değer yaratmada emeğin etkisini göz ardımı edeceğiz.   Bu gerçekleri ve daha ayrıntılı bilgileri, eğitimci olacak genç nesillerin bilmelerinin gerekliliğine inanıyorum.</p>
<p>Sayın İlber Hocanın da belirttiği gibi, Eğitim Enstitüleri Türk eğitim sisteminde lokomotif görevi üstlenmiştir. 1926 yılında Gazi Terbiye’nin kuruluşu önemli bir açılımdır. Genç eğitimciler açısından incelenmesi önemlidir.</p>
<p>Bu güne kadar yüzlerce sistem tartışılmış, eğitimde nitelik sorunu diye tümceler kurularak sayfalarca raporlar hazırlanmıştır. Toplum olarak sözcüklere fazla anlam yükleme hastalığımız vardır. Bazı sözcüklerle her şeyin çözüleceğine inanırız. Bu anlam yükleme hastalığı, geleneksel eğitimin değerlerinin, eğitimimizin şekillenmesinde ki rolünü ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>Saygı sözcüğü insan ilişkilerinde önemli bir ilkedir. Saygı sözcüğüne anlamlar yüklene yüklene itaat etme sözcüğü ile eş anlamlı hale getirilmektedir. Daha fazla anlam yüklenerek de itikat sözcüğü ile bütünleştirildiğini görüyoruz. Bu süreçler, bilerek veya bilmeyerek toplumda biat kültürünün oluşmasına neden olduğunu görüyoruz. Osmanlı Devleti’nden miras olarak gelen bu değer yargılarının, insan davranışlarını nasıl etkilediğini toplumsal olaylarda görüyoruz. Bu değerler sistemi, bugün kullandığımız teknolojinin öngörüsü olan bilimle kucaklaşmamıza ve onun gerektirdiği davranışları göstermemizi engellemektedir. Ulus bilincini çağdaş değerler ışığında bir türlü analiz etmeyi beceremiyoruz.</p>
<p>Bizlere bu güzel günü yaşatan, bizleri düşüncelere sevk eden, kendi aramızda konuları yeniden irdeleme fırsatı veren ve kural dışı söz alarak konuşmama ortam hazırlayan, Dekanımız Sayın Prof. Dr. Fatma Bıkmaz’a teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.malatyayabakis.com/a-u-egitim-bilimleri-fakultesi-53-yasinda.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YAZILI VE SÖZLÜ ANLATI</title>
		<link>http://www.malatyayabakis.com/yazili-ve-sozlu-anlati.html</link>
		<comments>http://www.malatyayabakis.com/yazili-ve-sozlu-anlati.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Feb 2018 14:12:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ferit KOTAN]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.malatyayabakis.com/?p=39124</guid>
		<description><![CDATA[“Yazılı ve Sözlü anlatım” sözcüklerini okuyunca çocukluğum gelir aklıma.  13-14 yaşlarında Arapgir Ortaokulu’nda Hocamızdı, Türkçemizin büyük ustası Emin Özdemir. Ortaokul sıralarında onun titizliği ile yetişmişti bizim kuşak.  Okuma zevkini tattık, yazmak için çaba harcadık. Kızdı, övdü, bıkmadan uğraştı bizimle. Yetiştiği toprağın çocuklarının aydın bir birey olarak topluma katılmasını, ilerideki görevlere iyi hazırlanmasını amaç edinmişti kendisine. [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>“Yazılı ve Sözlü anlatım” sözcüklerini okuyunca çocukluğum gelir aklıma.  13-14 yaşlarında Arapgir Ortaokulu’nda Hocamızdı, Türkçemizin büyük ustası Emin Özdemir. Ortaokul sıralarında onun titizliği ile yetişmişti bizim kuşak.  Okuma zevkini tattık, yazmak için çaba harcadık. Kızdı, övdü, bıkmadan uğraştı bizimle. Yetiştiği toprağın çocuklarının aydın bir birey olarak topluma katılmasını, ilerideki görevlere iyi hazırlanmasını amaç edinmişti kendisine. O dönemin öğretmenleri idealisti. Eğitim henüz ticari bir alan değildi. Ülkede aydınlık nesillerin yetişmesi başlıca amaçtı.</p>
<p>Mart 1997 yılında yayınladığım “Kurutmayan Karanfili” adlı romanımın arka kapağında yer alan yazımda, hocamın bizleri nasıl yetiştirdiğini vurgulamaya çalışmıştım.</p>
<p>Bu filmi çok önceleri görmüştüm. Hangi filmi diye soracaksınız? Akşam saat on dokuz olunca çoğu bayanın televizyon başına koştuğu “Yalan Rüzgarı” dizi filmini. Hem de ne zaman biliyor musunuz? Daha on üç on dört yaşındayken. Duraksayacaksınız bu tümceleri okuyunca. Hafızanızı yoklayacaksınız ve “Kocaman bir yalan” diye söyleneceksiniz.</p>
<p>Yalan değil gerçek. Başkalarının deyişi ile realite. On üç on dört yaşımızda, benimle birlikte otuz kırk kişi seyretti her yıl bu filmi.</p>
<p>Çarşamba günleri öğleden sonra programda ders olmadığı halde bizler toplanırdık sınıfta. Genç Türkçe Öğretmenimiz tok sesi ile ünlü yazarların roman ve öykülerini okurdu. İlginç bir konuda veya ilginin en fazla odaklandığı noktada okumayı bırakırdı. “Yarınki Türkçe dersinde okuduğumuz kısmı tartışacağız” derdi.</p>
<p>Başlardı bizde bir telaş. Aldığımız notları karşılaştırırdık, tartışırdık saatlerce.</p>
<p>Yıl  1955-1957, Türkiye’de o tarihten on yıl sonra televizyon ilk yayınına  başladı. Ancak o günün ortaokul öğrencileri bizler, 1990 yıllarda televizyonda izlediğiniz dizi film yöntemini Türkçe Öğretmenimiz roman ve öykü okumada uygulayarak, bizlere okuma ve yazma zevkini tattırıyordu. Okur yazar olmanın ötesine taşıyarak, okur olmamız için çaba harcıyordu..</p>
<p>Emin Özdemir hocamız da, saat ve zaman sözcüğü bilgi dağarcığında yoktu. Dersleri son saate rastladığında zilin çalması, ilgilendirmiyordu bizi. Yazılı anlatıma çok önem verir, çıkardığımız duvar gazetelerindeki yazılarımızı okur, beğendiklerini yerel gazetede öğrenci köşesi bölümünde yayınlatırdı. Arapgir Postası’nın yazarlığına 1956 yılında yayınlanan “Tahtalı Köy” adlı yazımla başlamıştım hocamın sayesinde. O yıllarda öğrencisi olanların çoğu, Türk bürokrasisinde önemli görevler üstlenmişlerdir.</p>
<p>1957 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü sınavını kazanarak öğretim görevlisi olan hocam ile 1990’lı yılların başında yani, 32-33  yıl sonra yollarımız tekrar kesişti. Ziraat Bankası Bankacılık Okulu’nda derse geldiğine “Hoş geldiniz hocam” diye elimi uzattım. Yüzüme bakarak bir süre durdu, “Tanıdım, tanıdım Arapgir’den. Ağabeyin de olacak” diye konuştu.  “Mehmet Ferit Kotan” hocam deyince birbirimize sarıldık.</p>
<p>Çeşitli fakültelerde öğretim görevlisi olarak çalışan hocamla o yıllarda daha içli dişli olduk. Müdür yardımcılığı ve Müdürlük kurslarına katılan banka personeline de “Yazılı ve Sözlü Anlatım” konusunda ders verdirdik. Öğlen saatlerinin çoğunda birlikte olur, yazın hayatı ile ilgili sohbet ederdik. Yıllar sonra Türkçemizin ustasıyla buluşmayı, sohbet etmeyi değerlendirmeye çalışıyordum. Fikirlerimin, düşüncelerimin doğruluğunu test etmek fırsatı doğmuştu bana.</p>
<p>“Yazılı ve sözlü anlatımının temeli bilgidir” derdi hocamız. Bilgiyi elde etmek için okumak gerekir diye başlardı konuşmasına. Okur yazar olmakla değil, okur olabilmekle bilginin elde edileceğini vurgulardı.</p>
<p>Yazılı ve sözlü anlatımda içeriğin analiz ve sentezinin iyi yapılması, doğru sözcüklerle doğru tümcelerin kurulmasının önemi üzerinde sohbetler yapılırdı.  Yazılı ve sözlü anlatımda sözcük sayısının önemliliği, içerikler ne kadar çok farklı sözcüklerden oluşur ise derinlik ve anlam kazanacağını, sözcük sayısı dilin zenginliğini göstergesi olacağı konularında hocamız ile birlikte konuşup dururduk öğlen yemeğinde ve odamızda kahve içerken.</p>
<p>Yemek salonumuzu bilgi yuvası olarak tanımlardım. Hukukçu öğretim üyeleri ile hukuki konuları, iktisatçı öğretim üyeleri ile ülkenin ekonomisini, sosyal bilimciler ile toplumsal ve siyasal sorunları, konuşup tartışırdık.</p>
<p>Emin Özdemir hocanın yakındığı en önemli husus, okuryazar olan kitlenin dil fakirliği idi. Sınırlı sözcük sayısı ile konuşulması ve yazılmasını, Türkçemize yapılan en büyük kötülük olduğunu söylüyordu.</p>
<p>Bir gün betimleme üzerinde konuşurken, “Hocam yazarken zorlandığım zamanlar kendimi hemen okumaya yönlendiriyorum. Charles Dickens’in İki Şehrin Hikayesi, Maksim Gorki’nin Ana’sı ve Yaşar Kemal’in Orta Direk romanlarına bir göz atıyorum. Bu kitaplar benim betimleme rehberimdir diyebilirim.” Konuşurken sözümü kesti “Doğrusu zaten budur. Bilgi dağarcığını durmadan yenilemektir” dedi ve ekledi “Sen kahramanları anlatırken ve olayları analiz ederken betimlemeyi içinde yapıyorsun. Oysa bazıları sayfalarca doğanın betimlemesini yapıyorlar” deyince, “Hocam kahveleri yeniliyoruz değil mi?” tümcesini araya sokuştururdum. “Bu kez çay içelim” derdi.</p>
<p>Okuduğumuz ve önemli gördüğümüz bazı romanlar üzerindeki düşüncelerimiz, sohbetimizin ana konusunu oluştururdu. Hocama edebiyatçıların sosyoloji ve psikoloji konusunda bilgi sahibi olmalarının gerekliliğini söylediğimde duraksadı. “Roman ve öykü kahramanlarının, içinde bulunduğu toplumun sosyal değerleri ile insanın psikolojik yapılarının nasıl etkilenebileceği hususlarını bilinmeden anlatılmasında yetersizlikler görüyorum. Roman, öykü, senaryo yazarlarının çoğunda, bence yanlış olan durum, kahramanlara düşsel yapılarının ötesinde rollerin biçilmesidir.” diye düşüncemi açıklayınca, bana “Meryem’i o nedenle mi öldürdün?” dedi. Bu kez ben duraksadım. “Kölelerimiz” adlı romanımın kahramanı olan Meryem’i Türk filmlerinden etkilendiğim için değil, Meryem’in bilinç yapısının yaşadığı koşullardan kurtulmasının yetersizliği, kişiliğini ve onurunu koruma çatışmasına girdiği için intihar ettirdiğimi anlattım. Psikolojik olarak insanın o çatışma ile yaşamasının çok zor olduğunu vurguladım. Yaşaya bilmesi için, etkilendiği düşüncelerden uzaklaşarak eski yaşam koşullarının yeniden özümsemesi gerektiğini belirttim.</p>
<p>Hocamın yazılarında ve söyleşilerinde okurun eleştirel yaklaşımını çok önemsediğini bildiğim için Rus yazarı Boris Suckov’un “Gerçekçiliğin Tarihi” adlı eserini dile getirdiğimde, birkaç kez sohbetimizin ana konusunu oluşturdu.</p>
<p>1970 yılların sonlarında söz konusu kitabı okumuş ve “Edebiyatta Gerçekçilik” başlıklı yazdığım yazı Petek Dergisi’nde yayınlanmıştı.</p>
<p>Yazın hayatında çok tartışılan Köy Romanı &#8211; Kent Romanı tartışmasını Boris Suckov’un değindiği konular üzerinden hocamın fikirlerinden yararlanmak istiyordum. Yazarın gökten zembille inmediği, içinde yaşadığı toplumun ürünü olduğu, bilgi dağarcığında olanları çeşitli sosyal olay ve olgularla özdeşleştirerek yazan bir kişi olduğu, bilmediği ve yaşamadığı değerleri yazmasının toplumsal değişimlerle açıklanamayacağı gibi konuları, çeşitli açılardan değerlendirdik diyebiliriz. Boris Suckov’un toplumsal değişimlerin, her zaman değişim içinde bulunan edebiyat yapıtlarını nasıl etkileyebileceği konusunda ki görüşlerini, birkaç kez dile getirdik.</p>
<p>Dört beş yıl süren bu birliktelikte hocamın yeniden öğrencisi olmuştum. Bilgi dağarcıklarımı onun anlatılarıyla doldurdukça, kendimi daha güçlü hissediyordum. Sözcükler oyuncağım olmuştu yazı yazabilmek için.</p>
<p>Hakkın rahmetine kavuştuğu tarihte (1 Eylül 2017) Dikili’de olduğum için cenazesine katılarak son görevimi yapamadım hocama. IŞIKLAR İÇİNDE YATSIN…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.malatyayabakis.com/yazili-ve-sozlu-anlati.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BAK!..  GAZETE OKUYORUM HOCAM</title>
		<link>http://www.malatyayabakis.com/bak-gazete-okuyorum-hocam.html</link>
		<comments>http://www.malatyayabakis.com/bak-gazete-okuyorum-hocam.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Jan 2018 08:12:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ferit KOTAN]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.malatyayabakis.com/?p=38570</guid>
		<description><![CDATA[Arabayı park edip deniz kenarına doğru yürüdüm. Çamın altında ki kanepeye otururken derin derin nefes aldım. Mırıldandım Oh diyerek. Egenin mavi sularına bakıyordum Dikili’nin sahilinden. Hava pırıl pırıl, Midilli adasındaki araçlar seçilebiliyordu çıplak gözle. İlkbaharın serin havasından etkilenmemek için, denize karşı yarım dönük oturuyordum kanepede. Yazlığı aldığım yıl sıcak bir yaz yaşanmıştı. Gün boyu sıcaklıktan [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Arabayı park edip deniz kenarına doğru yürüdüm. Çamın altında ki kanepeye otururken derin derin nefes aldım. Mırıldandım Oh diyerek. Egenin mavi sularına bakıyordum Dikili’nin sahilinden. Hava pırıl pırıl, Midilli adasındaki araçlar seçilebiliyordu çıplak gözle. İlkbaharın serin havasından etkilenmemek için, denize karşı yarım dönük oturuyordum kanepede.</p>
<p>Yazlığı aldığım yıl sıcak bir yaz yaşanmıştı. Gün boyu sıcaklıktan bunalınca, akşam serinliğinde kendimizi dışarı attık. Bademli yolu üzerinde küçük bir çay ocağı vardı, serin olduğu için yer bulmak çok zordu orada. Şansımızı denedik, zorlukla dört tabure bulup oturduk. Komşu “Ferit bey, Çanakkale yoluna doğru bakar mısın” dedi.  Baktım. “Bir şey görebildin mi?” dedi. “Kaz dağlarından başlayan yeşillik, Kozak yaylası ile devam ediyor” dedim. Güldü, “Onu demek istemedim, parmağım yönüne bakar mısınız? Dağın birindeki insan başı siluetini gördün mü?” “Evet evet insana benziyor. Bazıları Mustafa Kemal’in başı diyorlar. İnanmam ama çenenin yapısı andırıyor” demiştim.</p>
<p>Başımı Kozak yaylası yönüne çevirip bir kaç kez derin nefes aldım yine. ”SERT HAVAYI doldurdum ciğerlerime. Sert hava, denizin neminin zeytin ve çam yapraklarından süzülerek oluşan bir hava.  Bu doktorların tanımıymış. Astım ve Koah hastalarına çok iyi geliyormuş. Dünya da iki yerde oluşuyormuş. Türkiye’de Çandarlı ilçesinden başlayıp Kaz dağlarının sonuna dek olan kısım; diğeri Avrupa’da Alp dağlarında bulunuyormuş.</p>
<p>Ege’nin mavi suları ile yeşilliğin her tonunu seyrederken, bir bilim adamının televizyondaki konuşmasını anımsadım. “Tüm ormanların altında maden vardır. Madenleri çıkaracağız diye ormanları yok ederek ülkeyi bozkıra çevirebiliriz” demişti.  Çevrecilerin Bergama’nın Ovacık köyünde çıkarılan altın madenine karşı direnişlerini anımsadım.  Dikili’de düzenlenen panele katıldığımda, madeni işletenlerin tuttuğu adamlar taşlarla sopalarla paneli basmışlardı. Oysa, ne güzel konuşmuştu kimya profesörü. “Bir metal parçasına insanlar anlam yükleyerek değerli kılmışlardır. Bu değer için insan sağlığını düşünmüyoruz. İnsanı düşünmüyoruz. Oysa bir metal parçası, çeşitli kaplamalarda görüntü için kullanılabilinir. Bu maden ile zenginlik elde etmek, insanların kendi değerlendirmelerinin sonucudur” dediğinde, zihnimde binlerce sözcük dolaşmaya başlamıştı.</p>
<p>Bu düşüncelerle yoğrulurken, “Bak!&#8230; Gazete okuyorum hocam” tümcesine irkildim. Başımı çevirdiğimde karşımda duruyordu tanıdık sima. “Okuduğuna sevindim” diyerek ayağa kalktım. Tokalaştık dostane bir tavırla. İsmen tanımam mümkün değildi. 33 yıllık çalışma yaşantımda 25 binden fazla personele ders vermiştim çalıştığım bankada. Bazılarının şefliğinde, muhasebeciliğinde, müdür yardımcılığında, müdürlüğünde katıldıkları seminer ve kurslarda derslerine girmiştim. Birçokları aile dostum olmuştu, akrabalarımdan daha yakındılar bana. Sevgi yumağını unutamam. Sınavda başarılı olanlar, kadını erkeği boynuma sarılırlardı. Sevgiden büyük ödülü düşünemiyorum.</p>
<p>“Tanıyorum ama, ismini anımsamam mümkün değil” diye mırıldandım. Şube müdürlerimizden biri idi. İki yıl olmuş emekli olalı. Yanıma oturdu, dertleştik geçmişleri anımsayarak. 7 yıl olmuştu çalışma yaşantısından uzaklaşalı. Hastalanmadan önce, haftanın üç beş günü lokale gittiğim için, haberdar oluyordum bazı olaylardan.</p>
<p>“Gazete okuyorum hocam, cümlesi neyin nesi” dedim. Gülümsedi. “Sizi görünce şaşırdım, yanlış mı görüyorum diye düşündüm. Yanınıza sokuldum, dalgın dalgın denize bakıyordunuz..” “Alabildiğine mavilik ve yeşillik, bu manzara seyredilmez mi?” diye konuştum. Gülmeye başladı.</p>
<p>“Hocam affınıza sığınarak size bazı görüşlerimi aktaracağım” dedi. “Söyle söyle nasıl olsa artık emekliyiz” dedim.</p>
<p>“Hocam ben yüksekokul mezunu değilim. Ortaokulda iken babamı trafik kazasında kaybettim. İlkokula giden bir de kız kardeşim vardı. Yani iki çocuktuk. Annem evlenmedi bizlere baktı. Dayım ve anneannem sahiplendiler. Okulu bitirince marangozun yanına çırak girdim. Askere gidene dek çalıştım, ustalaştım bile.  Asker dönüşü takip memuru olarak bankaya girdim. Sağ olsun matematik hocamın sayesinde oldu. Matematikte sınıfın başarılı öğrencileri arasındaydım. Liseyi bankada çalışırken bitirdim.</p>
<p>Sizi derse gelmezden öncede tanıyorduk. Vakıf ve derneklerin kongrelerin de yapmış olduğunuz konuşmaları biliyoruz. Ayrı dünyaların insanı olduğumu için, derslerinizi ön yargı ile dinliyordum.” </p>
<p>“Çok doğal, demokrasi de budur zaten” dedim.</p>
<p>“Bir gün derste ‘gazete okumayan, kitap okuyamayan kişiye değer vermem’ diye bir cümle kullandınız. Birkaç arkadaş birbirimize baktık. Ders arasında sizi eleştirdik.”</p>
<p>Gülerek “İyi yapmışsınız” dedim. Ve ekledim “O tümceyi hangi konuda söyledim.”</p>
<p>“Hocam o konuyu hiç unutamam. Ders çalışırken birkaç kez okudum.”</p>
<p>“Mesleklerin Üç Boyutu mu?” diye sordum. “Evet” dedi.</p>
<p>Mesleklerin üç boyutu konusunu anlatırken, bankacılıkta genel kültür boyutunun çok önemli olduğunu, bu nedenle kitap dergi ve gazete okumanın gerekliliği üzerinde duruyordum. Seksenli yılların sonlarında  bilgiye ulaşmak çok sınırlı idi. Bugün Google babaya baş vurarak bazı bilgilere ulaşabiliyoruz. Cep telefonu yoktu, internet yoktu. Kitap, gazete ve dergiler bilgi dağarcıklarımızı geliştiren en önemli materyaller idi.</p>
<p>Ziraat Bankası’nın diğer bankalardan ayrı bir konumu vardı. Devlet bankası olması nedeniyle her il ve ilçede şubeleri bulunuyordu. Hatta büyük nahiyelerde bile. Merkez Bankası’nın şubesinin olmadığı yerlerde, Merkez Bankası’nın bazı görevlerini de üstlenmiştir. Bankanın büyüklüğü nedeniyle küçük il ve ilçelerde banka müdürlerinin fonksiyonları çok önemlidir. Halkımıza finans danışmanlığı yapacak nitelikte donanımlı olmalarının gerekliliğini açıklıyordum.</p>
<p>Seksenli yılların sonlarına doğru tasarruf araçlarında bazı yenilikler olmuştu. O yıllara dek, vadeli vadesiz mevduat üzerine kurulan tasarruf sisteminde yeniliklere gidilmişti. Devlet tahvili, hazine bonosu ve bankaların kurduğu fonlar, müşterilere yeni tasarruf araçları olarak sunulmaya başlanılmıştı. Borsa yeni kurulmuş, meraklı müşteriler çeşitli konuları öğrenmek istiyorlardı. Bu nedenle müdürlük kursuna katılan personelimize bu değişiklikleri anlatırken gazetelerin, dergilerin ekonomik sayfalarını okumalarını öneriyordum. Toplumda kabul görülebilmenin temel öğesinin bilgi olduğunu, bu nedenle bilgilerin sürekli yenilenmesinin gerekliliği üzerinde duruyordum. Bankacılığın diğer kurumlara benzemediğini, dinamik bir yapı arz ettiğini, ülkedeki her yasal düzenlemenin, bankacılık sektörünü etkilediğini belirtiyordum.</p>
<p>“Ön yargılı olduğum için sizi dinlerken ‘Kendini çok beğenmiş, bizleri ne kadar da küçük görüyor’ diye değerlendirme yapmıştım. Ders arasında düşüncemi arkadaşlarla paylaşmaya çalışırken, Ankara, İstanbul, İzmir şubelerinden katılan arkadaşlar hemen karşı çıktılar. ‘Siz ilçelerde bu sorunları yaşamıyorsunuz, bizler her gün yeni bir sorunla karşılaşıyoruz’ dediler.”</p>
<p>Müdür olarak tayin olduğu ilçede konukları gelince öğretmenler lokaline götürmüş. İş Bankası müdürü de orada imiş. Biraz sonra ilçenin Savcısı, Hakimi ve Mal Müdürü de gelmişler. Kendi aralarında sohbet ederlerken Savcı bey, “Banka müdürlerimiz burada, bize anlatsınlar da öğrenelim” diye yüksek sesle konuşmuş. Savcı “Sayın müdürlerim, borsayı bıraktıkta bu fon olayları nedir?” diye sormuş.</p>
<p>“Sayın savcım, misafirlerim var şimdi kalkıyoruz. İzin verirseniz sonra detaylı konuşuruz  dedim. İş Bankası müdürü ile birlikte lokalden ayrıldık. Oysa okey oynamaya gitmiştik lokale. Hocam vallahide billahi de resmen kaçtık oradan. Konuklarım da şaşırdılar. Anlattım nedenlerini. Bankacılığın çok değiştiğini; genelgelerden takip etmenin güçlülüğünü.</p>
<p>Arkadaş söyledi, internetten kitaplarının satıldığını. Kızım fakültede işletme okuyor, ona söyledim. İnternete girdi. ‘Baba hocanız Milliyet Blog’da yazı da yazıyor’ dedi. Gitti  Gidiyor’da satılan üç romanınızı da  aldım. Kütüphaneyi süslemek için değil, kızımda okudu bende okudum. Artık sizi takip ediyorum hocam” deyince irkildim. “Nasıl yani” dedim. “Milliyet Blog’ta yayınlanan her yazınızı okuyorum.”</p>
<p>“Desenize sevmeden okurum oldun.” Güldü. “Artık seviyorum hocam, hem de babalı kızlı” diyerek elindeki gazeteyi gösterdi.</p>
<p>“Hocam sizler yazıyorsunuz zevkle okuyoruz. Diğer yöneticilerimiz nerede?” diye sorunca. “Herkes kendi bacağından asılır” diyerek savuşturdum.</p>
<p>Bu arada çeşitli düşüncelerini anlattı, dinledim dakikalarca. Saate baktım sohbetimiz nerede ise bir saate yaklaşıyordu. İzin isteyerek kalktım.</p>
<p>Rol, görevin gerektirdiği davranışları yapabilmektir. Meslekte başarılı olabilmek için, sürekli kendinizi yenilemeniz gerektiğini söylemiştim. Kitap okuyun, dergi okuyun, gazete okuyun demiştim. ‘Oturduğu koltuktan güç alarak kendini gösteren kişilerin, kitlelere söyleyecek mesajları olamaz’ demiştim” diyerek sohbeti noktaladım. Sarıldık birbirimize, artık sevenim olmuştu. Arkamdan yüksek sesle sesleniyordu “Mesaj anlaşılmıştır hocam.”</p>
<p>Geleneksel aile… Üniversite öğrencisi kız… Kültürel değişim… Bu cümleleri mırıldana mırıldana yürüdüm.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.malatyayabakis.com/bak-gazete-okuyorum-hocam.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KAFA NAKLİ, KAFALARI KARIŞTIRDI</title>
		<link>http://www.malatyayabakis.com/kafa-nakli-kafalari-karistirdi.html</link>
		<comments>http://www.malatyayabakis.com/kafa-nakli-kafalari-karistirdi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Dec 2017 14:11:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ferit KOTAN]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.malatyayabakis.com/?p=37790</guid>
		<description><![CDATA[Hürriyet Gazetesi’nden Sayın Cansu Şimşek’in İtalyan doktor Sergio Canavero ile kafa nakli konusunda yaptığı röportaj, tıp dünyasında önemli tartışmalara neden oldu. Bazı doktorlarımız kafa naklinde binlerce sinirin nasıl birleştirileceği sorununu gündeme getirdiler. Sayın Prof. Dr. Ömer Özkan ise,kalp naklinde de yüz naklinde de aynı tepkiler oldu ve yüzlercesinin gerçekleştiğini gördük. Kafa naklinin zor ve önemli bir [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Hürriyet Gazetesi’nden Sayın Cansu Şimşek’in İtalyan doktor Sergio Canavero ile kafa nakli konusunda yaptığı röportaj, tıp dünyasında önemli tartışmalara neden oldu. Bazı doktorlarımız kafa naklinde binlerce sinirin nasıl birleştirileceği sorununu gündeme getirdiler. Sayın Prof. Dr. Ömer Özkan ise,kalp naklinde de yüz naklinde de aynı tepkiler oldu ve yüzlercesinin gerçekleştiğini gördük. Kafa naklinin zor ve önemli bir nakil olacağını  açıkladı. Sayın Özkan’ın açıklamalarındaki gerçekleri hep birlikte yaşamıştık. Bugünün teknolojisinde, kalp ameliyatı ve nakillerindeki başarı oranlarının yüksekliği, bilinen gerçekler artık.</p>
<p>Burada önemli olan, Sayın Canavero’nun omuriliğin birleştirilmesinde buldukları Texas-PEG adlı maddenin  bilim adamları tarafından değerlendirmeleri olacaktır. Texas-PG  maddesinin omurilik tedavisindeki başarısı ise, tartışmaların niteliğini ve boyutunu belirleyecektir.</p>
<p>Sayın Canavero, asıl hedefinin beyin naklinin gerçekleştirilmesi olduğunu da belirtmiştir.</p>
<p>Bir veya iki ay önce gazetelerde bir başka haber okumuştum. Cinsel robot üreten firmanın uzmanları, robotun kalça ve göğsünün okşandığında sevecen davranışlar göstererek insana sokulduğunu, yakın zamanda yeni teknolojilerle robotların da doğum yapabileceklerini açıklamışlardır. Öte yandan, doktorlarımız kadınların 50-60 yaşlarına kadar, tüp bebek yöntemi ile çocuk sahibi olabileceklerini de belirtmektedirler.</p>
<p>Açıklanan gelişmeler, yakın zamanda gerçekleşir veya  gerçekleşmez o ayrı  bir tartışma konusudur. Toplumları ilgilendiren asıl konu, bu gelişmelerin sosyal boyutunun değerlendirmesi olacaktır. Miladi yıldan iki bin yılına kadar meydana gelen bilgi birikimini bir futbol topuna benzetecek olursak, son on on beş yılda gelişen bilgi birikiminin futbol topunun on katından fazla olduğunu söyleyebiliriz. Ortaya çıkan bu bilgi birikimlerinin, toplumları nasıl etkilediklerinin irdelenmesi çok önemlidir.</p>
<p>Ülkelerin toplumsal bilinci, çağın bilgileri ile ne kadar örtüşebiliyor? Tartışmaya bu sorunun yanıtıyla başlanılmasının gerekliliğine inanıyorum. Ülkelerin yönetim anlayışlarına, inanç sistemlerine ve yaşama yükledikleri anlamlara bakıldığında, bilimin gerisinde olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. İslam ülkelerinin bilime sırtlarını döndüklerini, Afrika ve uzak doğu ülkelerinden bir çoğunun fakirlik ve geri kalmışlıkla boğuştuklarına bakılınca, her şey açıkça ortadadır. En gelişmiş ülkelerde bile, bilimsel gelişmelerin ortaya koydukları gerçeklerin, yaşamları etkileme oranının % 60-70 olduğunu söyleyebiliriz. (Dünya Ülkeleri Hayallerle Yönetiliyor başlıklı yazımda açıklamıştım.)</p>
<p>Kafa naklinin gerçekleştiği, robotların doğum yaptığı bir toplumdaki sosyal davranışları irdeleyelim. Dünya nüfusunun (7,5  milyar) üç milyarı tek tanrıya inananlardır. Vahi yolu ile inen kutsal kitaplar, kuramsal olduğu gibi kamu alanlarını da kontrol ederek yaşamları etkilemektedirler. Geriye kalan 3,5 milyar insanın inanç sistemlerinin kuramsallık arz etmediğini söyleyebiliriz. O inançlarda kutsal sayılan objeler bulunmaktadır. Bu objelerin de toplumu etkilediklerini inkâr edemeyiz.</p>
<p>İlk kafa naklinin Çin’de yapılmasının nedeninin de dinlerin baskısından uzaklaşmak olduğunu düşünebiliriz. Gerçi ünlü cerrah söyleşisinde ikide bir papanın baskısının olmadığını vurgulamaya çalışmıştır. Ancak bazı engellemeler olduğunu da belirtmiştir. Kendisinin deli olarak ilan edildiğini bile açıklamıştır.</p>
<p>Bu gelişmelerin ortaya çıkaracağı durumlarla ilgili biraz ironi yapalım. İnsanlar düşünceleri ile hareket ettiklerine göre, kafa nakli kişilik değişimine yol açmayacak mı? İnanç farklılıklarını, ırk farklılıklarını nasıl değerlendirebileceğiz? Düne kadar “Ya Muhammed” diyen kişinin, “Ya İsa” diye konuşmaya başlamasını normal karşılayabilecek bir toplumsal bilinç oluşabilecek mi? Tıpta din, dil, ırk ayrımı olmadığına göre, beyaz ırktan birine, siyah ırktan birinin kafatası uyum gösteriyor ise nakil yapılmayacak mı? Bu örnekleri çoğaltabiliriz.</p>
<p>Robotların doğum yapmaları gerçekleştiğinde, olumlu ve olumsuz yönleri göz ardı edilmemelidir. Rahatsızlıkları nedeni ile doğum yapmaları tehlikeli olan bayanların kendilerinden alınan üreme hücreleri ile çocuk sahibi olmalarının mutluluğunu düşünelim. Robot çeşitli duygulardan uzak taşıyıcı anne rolünü üstlenmiş olacaktır. Oysa taşıyıcı annelikte, bir yığın sosyal ve duygusal tartışmalar yaşandığı gerçekleri unutmayalım. Diğer yandan fiziki yapılarının bozulmasını istemeyen bayanlar için de bir kurtuluş yolu da olabilir. Çocuk edinmelerde yaşanılan karmaşık duygularda ortadan kalkmış olacaktır. Buna karşılık çocuk ticaretinin de yolu açılmış olabilir. Toplumun sosyal değerlerinde önemli karmaşıklığa yol açması çok doğaldır. Sosyalleşme bilinci ile bunların aşılmasının zorunluluğu bulunmaktadır.</p>
<p>Robot çocuklara toplumda farklı yaklaşımların olmasından kaçınmak mümkün değil. Bu gerçekler bilinerek hareket edilmesi gerekmektedir. Robot doğumlarını, tıp dünyasının bir aracı teknolojisi olarak ortaya konulması anlayışı çok önemlidir. Böylece toplumların yanlış değerlendirmelerinin önüne geçilerek, sosyal  ve psikolojik tartışmaların aza indirilmesi mümkün olacaktır. 7-8 kez tüp bebek denemesinde başarısız olunan bir ailenin kendi üreme hücrelerinden robotun doğumu ile çocuk sahibi olmalarının mutluluğunu hiçbir inancın değerleriyle engellenmesi düşünülmemelidir. Yeter ki yasal düzenlemeler iyi yapılsın, kontrol ve denetim, sağlıklı işletilsin. Çocuk sorunundan yıkılan yuvaları, mutsuz aileleri göz önüne getirelim.</p>
<p>Sayın Canavero, Çinli kafanın Rus’a nakledilmesi sorusuna, “Hayır olmaz. Çinliye nakledileceğini” söylemiştir. Bu açıklamayı, ırkçıların karşı çıkışını engellemeye yönelik olduğunu düşünüyorum. İnsan vücudu biyolojik bir varlık olduğuna göre, ırklara göre farklılık arz etmesi söz konusu olabilir mi?</p>
<p>Çağımızda, bilgi ve teknolojilerin yarattığı dünyanın iyi algılanması gerekmektedir. Geçmişteki bilgilerle bugünü yönetmek ve değerlendirmek mümkün olmaktan çıkmıştır. Toplumlarda görülen kuşaklar arası çatışmaların da boyutları çok değişmiştir. Bugünün kuşaklarını yönetebilmek için bu farklılıkları öğrenmek zorunluluğu bulunmaktadır. Ne yazık ki ülke yöneticileri bu gerçeklerden uzak pragmatik bir anlayış ile dünya siyasetinde rol almaktadırlar. Bilim, demokrasi, insanlık kavramlarının içi boşaltılmıştır. Bu yapısal durum, toplumların sosyal bilincinin gelişmesine engel olmaktadır. Oysa, on yıl sonra bugünün gerçeklerinin çoğunun rafa kalkacağını söylemek için kahin olmak gerekmiyor. Halk söylemiyle yazıyı noktalayalım: ”ULAN BİLİM SEN NELERE KADİRSİN..”</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.malatyayabakis.com/kafa-nakli-kafalari-karistirdi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KEMALİST  FELSEFEDE HARF DEVRİMİNİN ÖNEMİ</title>
		<link>http://www.malatyayabakis.com/kemalist-felsefede-harf-devriminin-onemi.html</link>
		<comments>http://www.malatyayabakis.com/kemalist-felsefede-harf-devriminin-onemi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Oct 2017 13:54:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ferit KOTAN]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.malatyayabakis.com/?p=37252</guid>
		<description><![CDATA[Dünya coğrafyasına bakıldığında geçmiş yıllara oranla sosyolojik açıdan daha çalkantılı bir durumun yaşandığı görülmektedir. Nitelik açısından değerlendirildiğinde, göz ardı edilecek bir durum olmadığını, üzerinde önemle durulması gereken sorunlar yumağını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bilim ve teknolojideki  gelişmelere karşın, toplumları büyük ölçüde etkileyen  bu yoz kültür düşündürücüdür.  Bilim insanlarının ve yöneticilerin vakit geçirmeden gereken çalışmaları yapmalarının zorunluluğu ortaya [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya coğrafyasına bakıldığında geçmiş yıllara oranla sosyolojik açıdan daha çalkantılı bir durumun yaşandığı görülmektedir. Nitelik açısından değerlendirildiğinde, göz ardı edilecek bir durum olmadığını, üzerinde önemle durulması gereken sorunlar yumağını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bilim ve teknolojideki  gelişmelere karşın, toplumları büyük ölçüde etkileyen  bu yoz kültür düşündürücüdür.  Bilim insanlarının ve yöneticilerin vakit geçirmeden gereken çalışmaları yapmalarının zorunluluğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>İnsanlar, çağın teknolojisi ile yaşarlarken,  olayları algılamalarında metafizik değerlerin etkin olduğu görülmektedir. Diyalektiğe ters olarak gelişen bu sosyal yapılaşma mutlaka sorgulanmalıdır. Ortada görülen somut olay, siyasetçilerin kitleleri etkilemek için bilimsel değeri olmayan popülist davranışlara yönelmeleridir diyebiliriz. Bu süreçten yararlanmak isteyen dinsel kurumların ve çeşitli sosyal örgütlerin alan genişletme çabaları, baskı grubu olarak toplumları etkilemektedir.</p>
<p>Ortadoğu ve bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde bu ve benzer sosyal yaşamlar kaçınılmaz gerçeklerdir.  Aydınlanmayı gerçekleştirmiş,  bilim ve teknolojideki tüm gelişmelere imza atan batı toplumlarında bu gelişmeleri görmek, olayların ciddiyetini ortaya koymaktadır. Batıda görülen ayrılıkçı hareketler, dinsel ve mezhepsel yaklaşımlar, ülkelerin eğitim politikalarının yeniden gözden geçirmeleri gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Eğitimde asıl amaç, bilimde yetkin elamanları yetiştirmek kadar, o bilgilerle örtüşen sosyal değerlere sahip bireyler olarak da yetişmiş olmalarını sağlamaktır.</p>
<p>Batıda ayrılıkçı partileri destekleyen seçmenlerin nitelikleri ile ilgili veriler olmadığı için kesin bir yargı ile konuşmak mümkün değil.  Düşündürücü olan, bilimin rehber olduğu eğitim politikalarında, bu  tür sonuçların ortaya çıkmasıdır. Ayrılıkçı liderlerin peşinde koşan seçmenleri motive eden öğelerin ortaya çıkarıp, eğitim programlarının gözden geçirilmesinin zorunluluğu ortadadır. Bireyde bilgi beceriler kadar, sosyal kişiliğin geliştirilmesi de önemlidir.</p>
<p>Bu nedenle, üzerinde önemle durulması gereken husus eğitim felsefesi olmalıdır.  Bilimsel verilerle düşünebilen, bilgi ve becerileriyle başarılı hizmetler gerçekleştirebilen insanların, doğma değerlerin etkisinde kalarak davranış göstermelerinin düşünülmesi akla mantığa aykırıdır.</p>
<p>Örgün eğitim sisteminin dışındaki kurumların oluşturdukları değerler sistemi incelenmelidir. İnançlar bireysel olarak yaşanmayıp kamusal alanı etkilemeye başladığında, bu gibi sonuçların ortaya çıkmaları çok doğaldır. Bu süreçlerin etki alanları daraltılmadığı sürece, toplumlar kaotik olayları çokça yaşayacaklardır. Tuhaf olan durum, bilimdeki ilerlemeler birçok doğma değerlerin gerçek olmadığını da ortaya koyduğu halde, İnsanların bu değerlere yönelmeleridir.</p>
<p>Sosyal varlık olabilmenin temel ilkesi başkasını düşünebilmek ilkesidir.  Irk, din, dil farklılıkları gözetilmeden insanlığa hizmet edebilme ilkesi, eğitimi ve yönetimin temel amacı olması gerekmektedir.  Dinsel kurumlar ve diğer sosyal kurumların toplumun yaşam alanlarını şekillendirme gibi aktivitelerden kaçınmalarının engellenmesi, alınması gereken önemli bir tedbirdir. Sosyolojik olarak etnik ve din anlayışları farklı bir yapı arz etse de, dinsel farklılıkların etnik hareketleri tetiklediğini söyleyebiliriz. Batıda başlayan İslami-fobi hareketi dinsel bir yapı arz ederken, bazı ülkelerde yoğun olarak bulunan başka ülkenin vatandaşına yöneldiğini görebiliyoruz. Orta Avrupa’da başlayan Türk düşmanlığı bu sosyal gelişmelerin sonuçlarıdır.</p>
<p>İnsanın sosyal yapısının gelişmesi için, bilimin evrensel değerleri ile örtüşen eğitim felsefesi izlenmediği takdirde, yüzyıllar önce yaşanan acıların daha büyüklerinin yaşanması kaçınılmaz bir gerçektir.  Orta Doğu’da yaşananlar ise cehaletin kaynattığı kazandır.</p>
<p>Bu konuları bazı yazılarımda okurlara sunmuştum.  Dinci ve ırkçı yaklaşımların Avrupa topluluklarında artarak yayılması sosyal tehlikelerin sadece siyasi boyutta olmadığını göstermektedir. Bu gelişmeler Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin  önemini ve başka bir açıdan değerlendirmenin gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Batı medeniyetlerini rehber olarak almalarına karşın, gerçekleştirmek istedikleri aydınlanma projesini, batının değerlerinin üzerinde bir yaklaşımla ele aldıkları görülmektedir. Halkının yüzde doksanı cahil, şıhların tekke müritlerinin, feodal ağalarının hakim olduğu bir yoz kültür ile mücadele etmek zorunda olmaları, devrimlerin önemini bir kat daha artırmaktadır. Toplumsal gelişmeleri kendi evrelerine bırakıldığında zaman alacağı düşünülerek, bu yoz yapıdan hızla uzaklaşılması gerekliliği bilinci, devrimlerin temel felsefesini oluşturmuştur.</p>
<p>Kemalistler batıda bile görülmeyen ölçüde sosyal bir anlayışla, hukuk ilkelerini devletin organizasyonunda başyapıt yapmışlardır. Demokrasinin gereği olarak, mecliste yasalaştırarak gerçekleştirmişlerdir. Batı da geleneksel değerlerle gerçekleştirilen bazı yaşam biçimleri, yasalaştırılarak yürürlüğe konulmuştur. Laiklik ilkesi, Medeni Kanun’daki değişiklikler, kadınların seçme ve seçilme hakları konusunda yapılan düzenlemeler, o tarihlerde birçok Avrupa ülkesinde bile yoktur.</p>
<p>Kemalist felsefenin aydınlanma projelerine karşısında olan güçler ve ortakları bu süreci engellemek istemişler, bazen da yöneticilere yaklaşarak sulandırmaya çalışmışlardır. Bu konuda başarılı olduklarını söyleyebiliriz. Kimileri jakobenlik  ile (Tepeden inmecilik) suçlamışlar, kimileri üst yapı devrimleri diyerek küçümsemişlerdir. Bu tür eleştiriler hale devam etmektedir. Kemalizm’e küfür edenlerin zorda kalınca, Büyük Önder Atatürk’ün ilkeleri diyerek konuşmaya başlamaları ise gerçeklerin komik yönüdür. Buna karşın, Kemalist felsefenin bir aydınlanma projesi olduğunu hala anlamak istememektedirler.</p>
<p>Mustafa Kemal ve arkadaşları, çağdaş devletler seviyesine ulaşabilmenin var olan ekonomik ve sosyal yapı ile gerçekleştirmenin mümkün olamayacağını tartışmışlardır. Ekonomide katma değer üretebilmek için sermayeye ihtiyaç vardır. Bırakalım sermayeyi,  Osmanlıdan kalan borçları ödemeye çalışıyorlardı. İlkel üretim yapan bir tarım toplumundan, mucize yaratmaya çalışmışlardır.</p>
<p>Temel yaklaşımları, yoksul halkı aydınlatma idi. Bu nedenle eğitim seferberliğini başlattılar. Ekonominin temel öğelerinden beşeri sermayenin gelişmesi üzerinde yoğunlaşarak, insan odaklı bir yönetimi gerçekleştirmeye çalıştılar. Birçok aydın eğitim hareketlerini üst yapı devrimi olarak değerlendirmişlerdir. Oysa ekonomik yapının gelişmesi için gereksinme duyulan insan gücünü yetiştirme projesi idi. Bazı çevreler tarafından eğitimin bu ikili yapısı göz ardı edilmiş veya kavranamadığı için üst yapı devrimleri diye eleştirilmişlerdir.</p>
<p>Eğitim seferberliğinin en önemli öğesi ise 1 Kasım 1928’de gerçekleştirilen harf devrimidir. İttihat ve Terakki döneminde tartışılmaya başlanıldığını görüyoruz. Abdullah Cevdet Karlıdağ’ın Fransa’da çıkardığı Osmanlı gazetesinde Latin harflerine dönülmesi konusunda yazılar yazılmış tartışmalar yapılmıştır. Bu tartışmalar değerlendirilerek harf devrimi gerçekleştirilmiştir. Halkın konuştuğu dille yazıp okumaya başlaması, eğitimde önemli bir aşamaya neden olmuştur.</p>
<p>Köy Enstitüleri’nin kuruluşu da, bu aydınlanma projesinin eğitimdeki örgütlenmesidir. Köylerde görev alacak öğretmenlerden sadece çocukların eğitimi değil, köylünün günlük yaşamda ihtiyaç duyacağı konularda yardımcı olabilecek, köylüye rehberlik yaparak onlara bazı beceriler öğretebilen kişi olarak yetişmeleri amaçlanarak ilk kez üretici eğitimin ilkeleri uygulamaya koyulmuştur. Böylece en küçük toplum birimlerinde bile bilginin, aydınlanmanın rehberi olarak kullanılması yönetimi gerçekleştirilmiştir. Öğretmenin önderliğinde kapalı toplumlardaki yoz kültürün etki alanının daraltılmasına çalışılmıştır. Eğitim sistemi, sosyal yapının ve ekonomik yapının gelişmesinde itici güç olarak önem kazanmıştır.</p>
<p>Mustafa Kemal’in ölümünden sonra, bu gelişmelerden rahatsızlık duyan güçler, çağdaş eğitim yaklaşımlarını ortadan kaldırmışlardır. 1950’den sonra iktidar gelen her parti, her bakan eğitimde reform yapıyoruz diyerek, eğitimi yaz boz tahtasına çevirmişlerdir. Çağdaş eğitimde batı devletlerinde görülen sapmaların yüzde seksen-doksanı ülkemizde görülmektedir. Metafizik değerlere önem verilerek bilimden uzaklaşılması, ortada bir sistem bırakmamıştır. Eğitim politikaları doğma değerlerin rüzgarında savrulup durmaktadır.  Her ilde üniversite kuruldu, her ilçede de üniversite kurulsa bile, evrensel değerlerden uzak, bilimden uzak bir eğitim felsefesi ile başarılı olmak mümkün değildir.</p>
<p>Son yıllarda Kemalist devrimlerle kazanılan birçok değerler sulandırılmış ve bazıları kaybedilmiştir. Dokunulmayan tek devrim, Latin harfleri ile yapılan Türkçe eğitimdir. Bazı kesimlerin sözcülüğünü yapan kişiler, “Bir gecede koca bir milleti okuma yazma bilmeyen bir ülkeye dönüştürdüler” diye cılız bir şekilde konuşmalar yaptıklarını gazetelerden okuyoruz.</p>
<p>Bu güne kadar Arapça okunup yazılması konusunda her hangi bir öneri olmadı. Sadece merdiven altı eğitim diye adlandırabileceğimiz tarikatlara bağlı kurslarda Kur’an eğitimi adı altında ne yaptıkları bilinmemektedir. T ürk Devleti’nin en önemli simgesi kendi dilinde okuyup yazmasıdır. Bilimin bu kadar geliştiği çağda, Harf Devrimi’nin değiştirilemeyeceğini düşünüyorum.</p>
<p>Cumhuriyet Bayramımız ve  1 Kasım 1928’de kabul edilen Harf Devrimimiz kutlu olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.malatyayabakis.com/kemalist-felsefede-harf-devriminin-onemi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YÜKSELEN MESLEK ÇOBANLIK</title>
		<link>http://www.malatyayabakis.com/yukselen-meslek-cobanlik.html</link>
		<comments>http://www.malatyayabakis.com/yukselen-meslek-cobanlik.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Apr 2017 07:24:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ferit KOTAN]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.malatyayabakis.com/?p=32826</guid>
		<description><![CDATA[Gazetelerde,  teknolojik gelişmeler karşısında bazı mesleklerin (OUT), bazı mesleklerin (İN) diye haberler yapıldığını okuyoruz. 2017 yılında Çobanlık mesleğinin (İN)’lerin başında gelmesi gerekliliğine inanmaya başladım. Çobanlık ticari devrime kadar, devletlerin, boyların, krallıkların en önemli uğraş alanıydı.  12.ve 13cü asırlarda Türk Boyları’nın geçim kaynağı hayvancılıktır. Çobanlık Türk siyasetine de damga vurmuştur. Anadolu da kasaba ve köylerde büyüyen [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Gazetelerde,  teknolojik gelişmeler karşısında bazı mesleklerin (OUT), bazı mesleklerin (İN) diye haberler yapıldığını okuyoruz. 2017 yılında Çobanlık mesleğinin (İN)’lerin başında gelmesi gerekliliğine inanmaya başladım.</p>
<p>Çobanlık ticari devrime kadar, devletlerin, boyların, krallıkların en önemli uğraş alanıydı.  12.ve 13cü asırlarda Türk Boyları’nın geçim kaynağı hayvancılıktır. Çobanlık Türk siyasetine de damga vurmuştur. Anadolu da kasaba ve köylerde büyüyen her çocuğun en önemli görevlerinden biri, evdeki üç beş hayvanı otlatmaya götürmeleridir. Siyasetçilerin çoğu, çobanlık yapmakla öğünürler. Halkın içinden geldiklerini ortaya koymaya çalışırlar. Simit sattıklarını, işportacılık yaptıklarını anlatanlar da vardır. Birbirlerini eleştirirler “Üç beş hayvanı bile güdemezler” diye.</p>
<p>Ortaokulu bitirene kadar hayvan otlatmaya koşarak giderdim. Karton kutuları keserek yaptığımız oyun kâğıtlarıyla atmış bir denilen oyun oynardık arkadaşlarla. Annemizden, babamızdan korktuğumuz için evde, bahçede oynayamazdık. Hayvanları otlatmaya götürmek bizler için kurtuluş yolu olurdu. Bazen yöresel oyun olan Ölü diriltmece, Mırzik gibi oyunları da oynardık.</p>
<p>Türk Boyları’nın çoğu göçerdir. Sürülerini otlatarak bir coğrafyadan başka coğrafyaya giderlerdi. Çobanların en önemli görevi, sürülerini yabancı hayvanların saldırısından korumalarıdır. Yardımcıları vardır, en az üç veya dört kurt köpeği. Onlar eğitimlidir, sürüleri nasıl koruyacaklarını bilirler. Hayvanlar otlarken sürülerin etrafında dolanırlar, sürüden ayrılanların önünü keserler. Çobanlığın yasal kurallarını uygularlar çobanla birlikte. Çobanın çalacağı bir ıslıkla harekete geçerler, çobanın işareti yönünde sürülerin hareket etmesini sağlarlar. “Sürüden ayrılanı kurt kapar” sözü bu nedenle söylenmiştir. Çobanlığın temel yasası olarak kabul edebiliriz bu sözü.</p>
<p>Çobanlık mesleğinin etkin uygulanmasında “GÜTME”ve”GÜDÜLME” kavramları önemlidir. İlk çağlarda bu kavramlardan hareket ederek devletler ve diğer topluluklar yönetim sistemlerini oluşturmuşlardır. Akıllı, cesur, gözü kara gördükleri kişinin emirlerine biat etmeyi  temel ilke edinmişlerdir. Tarihte krallar, padişahlar ve diğer yöneticiler, bu süreçler içinde gelişmişlerdir.</p>
<p>Sanayi devrimi ile ortaya çıkan bilgi patlaması, sosyal yaşam biçimlerinde büyük gelişmelere neden olmasına karşın, yönetim sistemlerinde pek farklılaşma olmamıştır. Yönetim kavramıyla ilgili çeşitli görüşler tartışılmaya başlanıldığı halde uygulamada gütme ve güdülme kavramlarının üzerine çıkılamadığı görülür. Yaratıcı yeteneklerden yararlanabilmek için ekip ve gurup çalışmalarının önemi üzerinde durulmuş; tartışılmış, uygulamada ise çoğu kez göz ardı edilmiştir. Yönetime katılım gibi kavramlar tartışılmış ama işlerlik kazandırılamamıştır. Kurumsallaşamamış özel sektör ile kamu sektöründeki yönetim anlayışları, siyasi iktidarların bakış açılarına göre şekillenmiştir.</p>
<p>Bazı örgütlenmelerin yaşama geçmesi ile oluşan yönetimdeki demokratik değerler umut olmaya başlamışken,  bilim ve teknolojinin ortaya çıkardığı gerçekler göz ardı edilerek, başka sorunlar tartışılmaya başlanılmıştır. Son yıllardaki akıl tutulması aldı başını gidiyor. İnsanların yetenekleri değil, inançları ve ırkları tartışmaların odak noktasını oluşturmaktadır. Milliyet Blog’da “Dünya Rüyalarla Yönetiliyor” başlıklı yazımda bunları açıklamıştım.</p>
<p>ABD’de Trump’un başkan seçilmesi,  Rönesans’ı gerçekleştiren batının bağrındaki devletlerde inanç sistemleri ile yoğrulan etnik yaklaşımların yükselen değer olması, toplumlarda güdülme, liderlerinde de gütme iştahının kabardığını, doruk noktalara doğru tırmandığını görüyoruz. Bilimdeki gelişmeleri düşündükçe, hayıflanıyorum insanlık bu bilgilerden hiç mi nasibini almadı diye.</p>
<p>Klasik yönetime yöneltilen “Ben yaptım oldu” eleştirisi, son beş altı ay içinde yöneticilerin vaz geçemediği altın kurala dönüşmüştür. Çeşitli yasal düzenlemeler yapılmaya çalışılmaktadır. Bu yaklaşımlar gütme ve güdülme sözcüklerine yüklenen anlamı kuvvetlendirdiği için, çağın yönetim anlayışının çobanlık mesleğini yücelttiğini söyleyebiliriz. Çağdaş demokratik yönetim anlayışı (OUT), çobanlık anlayışı (İN) oldu diyebiliriz.</p>
<p>Doğu ülkelerdeki durumu tartışmanın anlamı bile yoktur. 21. yüz yılda, bilgi çağında yozlaşan bir dünya.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.malatyayabakis.com/yukselen-meslek-cobanlik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>UÇUP GİDECEKTİ MELEKLER GİBİ</title>
		<link>http://www.malatyayabakis.com/ucup-gidecekti-melekler-gibi.html</link>
		<comments>http://www.malatyayabakis.com/ucup-gidecekti-melekler-gibi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Mar 2016 14:29:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ferit KOTAN]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.malatyayabakis.com/?p=22229</guid>
		<description><![CDATA[Birkaç saat önce, Beşiktaş’ın Çaykur Rize Spor maçını tartışmıştık birlikte. Koyu Beşiktaşlı idi. İngilizce kursuna gitmek için kapıdan çıkarken el sallamıştı, “Hoşça kal Baboş, bu sene şampiyonuz” diye.  Telefon çaldı on yedi otuz sıralarında. “Kurstan sonra arkadaşlarla oturacağız kafede”demişti. 18.35’te ablasıyla konuşmuştu, “Sakarya’da kafedeyiz, biraz daha oturacağız. On beş yirmi dakika sonra kalkabiliriz”demiş. Saat 19.00’a [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Birkaç saat önce, Beşiktaş’ın Çaykur Rize Spor maçını tartışmıştık birlikte. Koyu Beşiktaşlı idi. İngilizce kursuna gitmek için kapıdan çıkarken el sallamıştı, “Hoşça kal Baboş, bu sene şampiyonuz” diye.  Telefon çaldı on yedi otuz sıralarında. “Kurstan sonra arkadaşlarla oturacağız kafede”demişti. 18.35’te ablasıyla konuşmuştu, “Sakarya’da kafedeyiz, biraz daha oturacağız. On beş yirmi dakika sonra kalkabiliriz”demiş.</p>
<p>Saat 19.00’a geliyordu, televizyonu açtım haberleri izlemek için. Haber öncesi haberleri veriyordu. Kızımın telefonuna “Ankara’da Kızılay’da patlama oldu”mesajı geldi. Zıpladık yerimizden. Televizyon kanallarını aradık henüz haber ulaşmamıştı. Haber kanallarını aradık, birkaç saniye sonra, NTV, “Ankara’da Kızılay’da otobüs duraklarının olduğu yerdepatlama oldu, ölü ve yaralılar var” haberini verdi.</p>
<p>Anne bağırıyordu ”Gitti yavrum gitti” diye.Televizyonların gösterdiği yerden binecekti otobüse. Abla ağlayarak arıyordu telefonunu. Şaşkınlıktan televizyona bakarken düşünemez olmuştum olayları. İlk aradığımızda telefonu çalarken sonra “Ulaşılamıyor”mesajı gelmeye başladı.</p>
<p>Anne bir odada “Yandım anam” diyebağırıyordu, abla başka odada “Kardeşim” diyerek ağlıyordu.  Kolay mıydı 24 yaşında uçup gitmişti belki de  melekler gibi. O dakikalarda durakta olma olasılığı yüksekti.</p>
<p>Şubat’ta yaşamıştık alçak terörü. Canlar uçup gitmişti. Parçalanmıştı bedenler. Gülen yüzler, parlayan gözler sönmüştü bir anda.. Gözlerimden yaş akarken teselli arıyordu, “İnşallah dolmuş durağına gitmiştir” diye.</p>
<p>Ağlayarak koşuşturuyorduk evin içinde. Ne giyineceğimizi şaşırdık, oysa ben gidemeyecektim hasta olmam nedeniyle. Kızılay’a değil, direk Numune Hastahanesi’ne, Hacettepe’ye diye söyleniyordum.</p>
<p>Büyütmek için nöbet tutardık annesi ile, her anne ve babanın yaptığı gibi. Televizyon aşığı idi. Erkenden uyur, gece yarısı uyandığında “Atta”diyerek oturma odasına götürüp televizyonu açtırırdı. Divandan düşmemesi için yastıklarla destekler ayağımı önüne uzatırdım. Uykusuzluğa dayanamayıp daldığımda, kahkahasına uyanırdım çoğu kez. Göreve gittiğimde sarılırdı boynuma “Beni bırakma baba”diyerek ağlardı. Gözlerimi tavana dikip “Aman Tanrım!&#8230; Bizi bırakıp melekler gibi uçtu mu” diyedüşünürken kafamı duvarlara vurmak istedim.</p>
<p>Kızımın telefonu çaldı. ”Alper”diye haykırdı. “Şükürler olsun Tanrıma, yaralı da olsa yaşıyor” dedim. Ablasının “İyi imiş” çığlığı odalardan taştı. Birbirimize sarılarak ağlaşıyorduk.</p>
<p>Gökdelenin önündeyken patlamış bomba. İki üç dakikayla kurtulmuştu ölüm tuzağından. “Alev topunu görünce Kolleje doğru koştum”demiş ablasına. Annesi, ablası gelene dek beklediler yolda. Oran’ın sırtlarından zor gelebilmişti eve. Sarıldığımda bedenim titriyordu.</p>
<p>Televizyonda her dakika yaralı ve ölü sayısı artıyordu. Spiker “Ölenlerin çoğu genç”diyordu üzgün üzgün. Uçmuşlardı melekler gibi bu dünyadan. Bir dakika önce ne hayaller, ne umutlar kurmuşlardı yaşam için. Kafelerde şakalaşmışlardı arkadaşları ile. Belki de annesine, babasına “Bir saate kadar gelirim”demişlerdi bizim çocuğumuz gibi.</p>
<p>Ankara’da yüzlerce ailenin çığlıkları sanki kulaklarımda çınlıyordu. Çocuğunu bekleyen, babasını, kardeşini, ağabeyini, ablasını bekleyenler pencereden pencereye  koştukları canlandı gözümde, bizde olduğu gibi. Dostlarla konuşamıyorduk ağlamaktan, yaşanan kâbustan. Düşünceler tonlarca ağırlık oluşturdu bedenimde. Oturduğum yerde eziliyor, gözyaşlarıma engel olamıyordum. Hem de hıçkıra hıçkıra.</p>
<p>Öğrendiğim tüm bilgilerin analizini, sentezini yapmaya çalıştım. Savundukları düşüncenin kuramcısı olsaydım, masum insanları öldüren bu eyleme izin verir miydim? Aynı ülkede kardeşçe yaşamak, terör eylemleri ile gerçekleşebilir mi?</p>
<p>Ayrı devlet mi kurmak istiyorsunuz? Kurdunuz diyelim, Türkiye ile dost olmadan yaşamak mümkün mü bu coğrafyada? Kendini akıllı sanan kişiler, lider bozuntuları, çekin ellerinizi gençlerimizin üzerinden. Körpecik çocuklar ölüyor hiç yere. Kan ağlıyor insanlığın yüreği.</p>
<p>Teröristin resmine baktım gazetelerde. Babasını, annesini düşündüm. Büyütmek için ne kadar emek vermişlerdir.  Her sabah saçlarını tarayarak okula göndermişlerdir. Güldüğü zaman sevinmişlerdir, okşamışlardır. Koklamışlardır doyana dek.</p>
<p>Okul sıralarında kim bilir kimlerden hoşlanmıştı. Sevdiğinin gözlerine bakabilmek için hayaller kurmuştu, rüyalar görmüştü.</p>
<p>Kana doymayanlar, kıymayın çocuklara. . Alçaklığınıza son verin.</p>
<p>Daha iyi yaşam kavgası mı?</p>
<p>Gelin İnsanlık kavgasını hep birlikte verelim.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.malatyayabakis.com/ucup-gidecekti-melekler-gibi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MALATYALILAR   HUUUUU!</title>
		<link>http://www.malatyayabakis.com/malatyalilar-huuuuu.html</link>
		<comments>http://www.malatyayabakis.com/malatyalilar-huuuuu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2016 14:48:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ferit KOTAN]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.malatyayabakis.com/?p=20973</guid>
		<description><![CDATA[16 Aralık 2015 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Bayer’in sütununda Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Demirsoy ‘un yazısını okuduktan sonra bu kadar da olmaz diyerek hayıflandım. Yazı yazmak için bilgisayarın başına geçtim, Malatya sivil örgütlerinin tepkilerini görmek, duyarlılıklarını ve konuya olan ilgilerini öğrenebilmek için bir süre bekledim. Tepkilere göre yazımın içeriğinde farklılıklar olabilir diye [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>16 Aralık 2015 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Bayer’in sütununda Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Demirsoy ‘un yazısını okuduktan sonra bu kadar da olmaz diyerek hayıflandım. Yazı yazmak için bilgisayarın başına geçtim, Malatya sivil örgütlerinin tepkilerini görmek, duyarlılıklarını ve konuya olan ilgilerini öğrenebilmek için bir süre bekledim. Tepkilere göre yazımın içeriğinde farklılıklar olabilir diye düşündüm. Malatya sivil toplum örgütlerinin internet sitelerinde konuyla ilgili haberin olup olmadığını araştırdım. Herhangi bir bilgiye ulaşamayınca da karamsarlığa kapıldım. Ulaşamadığım bir haber var ise özür dilerim. “Bana mı kalmış Malatya’lılık; herkes lay lay lom peşinde” diyerek yazmamaya karar verdim. Arapgir’lilik ruhu bedenimi rahatsız edince tüm Malatyalılara “HUUU” diye seslenmeye karar verdim.</p>
<p>Yazıyı okuyanlar konuyu biliyorlar. 2015 Yılı Nobel Ödülü’nü alan değerli bilim adamı Türkiye’nin onur duyduğu kişi Prof. Dr. Aziz Sancar’ın adının Ankara Belediyesi’nce Dr. Abdullah Cevdet Sokağına verilmesidir.</p>
<p>Dr. Abdullah Cevdet kimdir? Malatyalıdır, Arapgir ilçesindendir. Değerli bir bilgindir. Soyadı kanunu ile adı Dr. Abdullah Cevdet Karlıdağ olmuştur. Başkent Ankara’da İnönü Bulvarı, Turgut Özal Bulvarı, Dr. Abdullah Cevdet Sokağı olarak üç Malatyalının adı, Devlet Mezarlığı’nda ise Orgeneral Cevat Çobanlı Paşa’nın kabri bulunmaktadır. Bunlar Malatya’nın Türk devletindeki etkin rolünü belgeleyen önemli kişilerdir.</p>
<p>Sivil toplum örgütlerinin bu konularda duyarlı olmaları çok önemlidir. Malatya kültürüne katkısı olan tarihi kişileri, kültür adamlarını tanıtmak; onların anılarını yaşatmak en büyük amaçları olmalıdır.</p>
<p>Dr. Abdullah Cevdet, Tıp, Felsefe, Sosyoloji ve Siyaset alanında yetmişten fazla eseri yayınlanmış olan bir bilgindir. Edebiyatçıdır, şairdir. Fikirlerini beğenirsiniz, beğenmezsiniz tarihe damga vuran aydınlardan biridir. Nazım Hikmet’e de yıllarca vatan haini denildi.</p>
<p>Türkiye’nin ilk kadın ve işçi hakları savunucusudur. İstibdatta savaş açan, demokrasi talepleri nedeniyle Osmanlı yönetimince sürgüne gönderilen aydınlardandır. Sürgünde gazete ve dergi çıkarmıştır. Batı klasiğini Türkçeye çeviren kişidir. Cumhuriyet kurulmadan önce Latin alfabesine geçilmesini savunanlardandır. Atatürk’ün isteği ile bir çok eserin çevrisini yapmıştır. (Fazla bilgi için internete bakınız.)</p>
<p>Ankara Belediyesi’nin sanki başka sokak yokmuş gibi, Dr. Abdullah Cevdet Sokağının adını Prof. Dr. Aziz Sancar olarak değiştirmesine de anlam veremedim. Sayın Aziz Sancar Türkiye’nin onur duyduğu bir bilim adamıdır. Bir sokak veya caddeye adının verilmesi önemli ve alkışlanması gereken bir davranıştır. Ankara’da sokak ve caddeden çok ne var? Bir yığın numaralı cadde ve sokak adı var. Dr. Abdullah Cevdet adının sokaktan silinmesi anlamına gelen bu karara Malatyalıların sesiz kalmalarına da anlam veremiyorum. Yoksa ilgi alanlarına mı girmiyor?</p>
<p>Ankara Belediyesi Devletin yönetildiği Başbakanlığa yakın bir mahalde Sayın Aziz Sancar’ın adının anılmasını amaçladılar ve arzuladılar ise; o mahalde, Piyade Sokak, Platin Sokak, Portakal Çiçeği Sokak; Kavaklıdere’de Billur Sokak, Bülten Sokak, Bestekar Sokak bulunmaktadır. Bu sokaklardan birine değerli bilim adamının adı verilebilir ve Dr. Abdullah Cevdet adı da sokaktan silinmemiş olurdu.</p>
<p>Bu sokağa seksen yıl önce Dr. Abdullah Cevdet adı verilmiştir. 2005 yılında Ankara Belediyesi’nce adı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu olarak değiştirilmiş ise de Ankara’daki duyarlı aydınların hareketi ile Avukat Sedat Vural 5.Bölge İdari Mahkemesi’ne dava açarak kararı durdurmuştur. Hiçbir Malatyalının sesi duyulmaz iken, sayın Avukat Sedat Vural’ın sayın Aziz Sancar’a bu sokak adını kabul etmemesi konusunda yazı yazdığını internetten öğrenebiliyoruz. Sayın Sedat Vural’a şükranlarımı sunarım.</p>
<p>Türk aydınlanma hareketinin önemli isimlerinden biri olan Hemşerimiz. Dr. Abdullah Cevdet Sokağının adının değiştirilmesini kınıyorum. Malatyalıların bu konuda duyarlı olmamalarına da MALATYALILAR HUUUUUU diye sesleniyorum. Sesimi duyacaklar mı dersiniz?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.malatyayabakis.com/malatyalilar-huuuuu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
